top of page

Çocuklar ve Özgürlük

Uygar Bağ - 03.08.2023

Çocuklar meselesi bütün siyasî felsefelere bir zorluk çıkartır, ve liberteryenizm de bir istisna değildir. Çocuklara karşı bir zaafımız var; onların iyi olmasını istiyoruz, onları korumak istiyoruz. Bu, her ne kadar iyi bir şey olsa da bazı insanlarda inanılmaz bir tahammülsüzlük de yaratıyor. Kendinden farklı düşünene “pedofili, bebek katili, bağnaz” diye suçlamalarda bulunan insanlar bir hayli mevcut. Bu yazıyı hazırlarken ben de kendi topuğuma sıkmış olabilirim, fakat çocuklar konusu, liberteryenler arasında inanılmaz bir bilgi eksikliği olduğunu görmemi sağladı. Evet, birazdan bahsedeceğim hususlardan ötürü NAP (Non-Aggression Principle; Saldırmazlık İlkesi) ve özel mülkiyetin, yani liberteryen felsefenin temelini oluşturan en önemli iki önermenin, uygulanması biraz kafa karışıklığına neden olabiliyor. O yüzden bu kafa karışıklığını gidermeye ve liberteryen etiğe en sadık olduğunu düşündüğüm teoriyi açıklamaya çalışacağım.


NAP ve özel mülkiyetin çocuklara uygulanmasının bazı zorluklar doğurabileceğinden bahsetmiştim. Peki, sebebi ne olabilir? Çocukluk nedir? Öncelikle, çocukluğun fiziksel bir şey değil, mental gelişmişlikle alâkalı bir durum olduğunu görüyoruz. Yetişkin bir ALS hastasının vücudunu bazı eylemleri gerçekleştirmek için kullanamaması, onun bir yetişkin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu bağlamda çocuklar, beyinleri tam gelişmiş ve bu beyni kullanabilecek bilgiye sahip bir şekilde dünyaya gelseydi, çocukluk gibi bir konseptten bahsetmemize gerek olmayacaktı. Vücudunun büyük çoğunluğu felçli bir şekilde yaşamış, dolayısıyla bakılmak zorunda kalmış Stephen Hawking’den daha az yetişkin sayılmayacaklardı. Burada “daha önceden yürüyebilmiş mi, yoksa yürüyemez bir şekilde mi doğmuş” türünde soruşturmalar, otonomiyi reddetmek için geçerli bir argüman değildir. Aradaki tek fark, birisiyle empati yapmamızın daha zor olmasıdır ve bu da etik tartışırken bir önem arz etmemektedir. Bu, insan gelişimine dair bütün fiziksel özellikler için geçerlidir. Hislerde eksiklik, sağırlık, dilsizlik, kısırlık, develik, cücelik; hiçbiri yetişkinlerin beden özerkliği sabitini çürütmez. Kısacası çocukluk, fizyolojik gelişimden ziyade, psikolojik gelişime bağlıdır.


Peki, psikolojik olgunluk, bir anda tamamlanan ve geriye döndürülemeyen bir şey midir? Tabii ki de kişinin yetişkin özerkliğinden uzaklaştığı durumlar da vardır ve bir teori oluştururken değerlendirilmelidir. Buna en basit örnek, uyku durumudur. Uyuyan biri, geçici bir süreliğine mental olgunluktan yoksundur ve bu süreç içerisinde kendi bakımı için müzakere edemez. Onun yerine başkalarının bunu yapmasına muhtaçtır. Bunu kavramak, karlı bir havada donmuş, şuuru kapalı bir adamın hastaneye sevk edildiği bir senaryoyu incelerken çok daha önem arz edecektir. Burada gözlemlediğim, çoğu liberteryenin meseleyi bir çeşit örtülü rıza veya örtülü sözleşme teorisiyle çözmeye çalıştığıdır. Fakat şöyle bir gerçek var ki rıza retroaktif değildir. Yani “bilinçli bir insan bu durumda bunu yapardı”, “karşımdaki ayık olsaydı bunu yapmamı isterdi” gibi bir görüş, tamamen keyfî ve subjektif olacaktır. Burada aldığı kararların sonradan affedilecek olması, veya herhangi bir sorun bile teşkil etmeyecek olması, agresyonda bulunulduğu, yani çatışma başlattığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Örtülü sözleşmede ise hangi unvanların transfer edildiği havadadır. Böyle bir senaryo, bilinci yerinde bir yetişkine yapılsa “adam kaçırma” olacak bu gardiyanlık veya bakıcılık rolü, ebeveynlerin bebeğine bakmasına benzemektedir. Bu analojideki tek ayrıntı, soğukta donan adamın, geçmişte özerkliğe sahip olduğu için, böyle bir durumda nasıl bir bakım istediğini belirtme fırsatı olabileceğidir. Bu esasen vasiyetle aynıdır, lakin kişi uygun şartlarda bakılırsa tekrar özerkliğine kavuşma potansiyeli vardır.


Gardiyanlık rolünün bir özelliği de doğada kıt olması, ve dolayısıyla tek bir kişi tarafından sahiplenilmek zorunda olduğudur. Bunun sebebi, kıt kaynakların kolektif sahipliğinin imkânsız olmasıdır. On kişinin sahip olduğu bir tarla düşünelim. Bu on kişinin aynı tarlaya sahip olması demek, tarla hakkında alınacak herhangi bir kararda eşit söz hakkına sahip olduklarını ima eder. Lakin tarla doğada kıt olduğundan, ve dolayısıyla çatışmaların çıkması ihtimali olduğundan, bu tarla ile ilgili herhangi bir anlaşmazlığın bir özel mülkiyet hakkı atanmadan çözülmesi imkânsızdır. Bu noktada kolektif sahiplik savunucularının çoğunun sunduğu çözüm, bir demokrasi etiğidir. On kişi oylama yapmalı, ve anlaşmazlık bir karara bağlanmalıdır. Fakat bu önerme, sahiplik kavramının tanımını çöpe atmaktadır. Sahiplik, bir malın kullanımını yönetmeyi mutlak olarak elinde bulundurma hakkıdır. O hâlde, altı kişi tarlaya patates ekmek isterken dört kişi havuç ekmek istiyorsa ve bir demokratik oylama ile patates ekileceği kararına varılıyorsa, geri kalan dört kişinin de tarlanın meşru sahipleri olduklarını söyleyebilir miyiz? Şüphesizdir ki doğadaki kaynaklar kıt olduğu sürece anlaşmazlık ve çatışmaların çıkma potansiyeli olacağından, işlevi çatışmaları önlemek olan hukukun bir özel mülkiyet hakkı ataması da zorunlu olacaktır. Gardiyanlık rolüne geri dönecek olursak: Gardiyanlık rolünün nasıl uygulanacağı hakkında da çatışmalar çıkması mümkündür. Bu demek değildir ki mesele çocuklar olduğunda, anne ve babanın bu rol üzerindeki her çatışması mahkemeyle sonuçlanacaktır. Çoğu zaman argümantasyonla bir çözüme ulaşılır. Ama hukukî açıdan anne öncelikli konumdadır. Bebeğin doğmasıyla beraber gardiyanlık rolü, sonrasında anneye transfer edilmek üzere ebe tarafından mülk edinilir/homesteadlenir ve anne, çocuğun doğumundan itibaren çok daha geniş bir bakıcılık rolü üstlenir.


Bu bağlamda psikolojik olgunluğa ulaşmamış olan çocuklar, iradelerini ifade edemezler ve aileleri, bu rolü gönüllü bir şekilde üstlenen gardiyanlardan ibarettir. Çocuk, iradesini ifade edebilecek duruma geldiğinde, yani çocukluktan çıktığı vaziyette, bu rol bırakılır. Yalnız çocukluktan yetişkinliğe geçiş, birden değil, kademe kademe gerçekleşen bir süreçtir. Bunu göz önünde bulundurarak başka bir senaryo düşünelim: Sahibi tarafından şifrelenmiş ve ilgili bir kişiyle, belli bir süre içinde yavaş yavaş açılmak üzere anlaşılmış bir vasiyet düşünün. Bu zaman aralığında vasiyetle ilgili ne yapılmalıdır? Mülkiyet haklarından anlayabileceğimiz üzere, bir anda açılmamalı ve olası zararlardan korunmalıdır. Böyle bir zararı veren kişi ister geçici yöneticisi, ister başka bir üçüncü kişi olsun, sorumlu tutulmalı ve başka birinin bu yöneticilik rolünü üstlenebilecek olması durumunda geçici yöneticinin yetkisi alınmalıdır. Benzer şekilde çocuğa zarar veren kişi sorumlu tutulmalı ve başka birinin rolü üstlenebileceğini varsayarsak gardiyanlık rolünden alıkonulmalıdır. Vasiyet parça parça çözülürken yönetici, mevcut durumdaki yönergelere uygun davranmak zorundadır. Aynı şekilde ebeveyn de çocuk olgunlaştıkça, iradesini ifade edebildiği alanlarda yetkisini çocuğa devretmekle yükümlüdür. Çocuk ve ebeveyni arasında olacak herhangi bir yetki tartışmasında olay mahkemeye gidebilir ve çocuğun vereceği ifade dinlenerek saçmalıyor mu, yoksa gerçekten konuştuklarının arkasını doldurabilecek bir farkındalığa sahip mi, karara bağlanılabilir.


Örnekten de görebileceğimiz üzere gardiyanın, çocuk, rızasını ifade edebilir duruma gelene kadar bazı yetkileri vardır. Ailenin, çocuklarını hayat kurtarıcı bir ameliyata sokmasındaki hakları da buradan gelmektedir. Çocuğun doğal hâlini, kendi bedeni hakkında ne yapılması istediğini ifade edebilene kadar koruyorlardır. Aynı şekilde tırnak ve saç kesimi, duş aldırılması, beslenmesi gibi eylemler, çocuğu doğal hâline yaklaştıracağı için haklı eylemlerdir. Sünnet, hormon tedavisi, dövme yaptırma gibi çocuğun doğal hâlini değiştiren eylemlerde ise durum tamamen farklıdır. Daha önceden de belirttiğim gibi, rıza retroaktif değildir. Genital mutilasyon “oğlum sünnet olmak isterdi” diye bir tahminle meşrulaştırılamaz. Özellikle bunun üzerinde duruyorum, çünkü kültürümüzde maalesef, verginin gerekli bir şey olması yalanı gibi aşmamız gereken büyük bir meseledir.


Yani baygın bir adam üzerinde operasyon yapacak olan doktor bunu yapmakta haklıysa, adamın, kendi bedeni ile ilgili ne yapmak istediğini ifade edebilecek duruma gelene kadar doğal hâlinin korunuyor olmasındandır.


Vasiyet örneğinde de belirttiğim gibi gardiyanlar, çocuklarının sahibi değillerdir; onları koruma hakkının sahipleridir. Çocuğa karşı herhangi bir agresyonda bulunulması da bu rolün bırakıldığını ve ilgili taraflara evlatlık verilmesi için haber verilmesi gerektiğini ima eder. Konuya biraz hâkimseniz, bilirsiniz ki biz liberteryenler doğal hukuk savunucularıyızdır. Yani bu demektir ki pozitif görev kavramına tamamen karşıyız. Ama gördüğünüz gibi az önce pozitif görev ima edecek bir şey söyledim. Ailenin ilgili kişilere haber vermesi gerekmesi ilk bakışta bu şekilde gözükebilir fakat mülk edinim/homesteading prensibinin temeline inersek bunun bir negatif görevden ibaret olduğunu anlayabiliriz:



Simit şeklinde bir alan düşünelim. Simidin içindeki delik, yani B, sahipsiz; simidin alanının, yani A’nın sahibi Kırmızı; dışarıda kalan alanın, yani C’nin sahibi Mavi olsun. Bu düzlemde hareket etmenin tek yolunun sınırlar üzerinden geçmek olduğunu, altından kazarak veya uçarak giriş yapılamayacağını varsayarsak vaziyet şudur:


  1. Kırmızı, B’nin sahibi olmadığından ve dolayısıyla B üzerinde herhangi bir hakka sahip olmadığından, Mavi’nin tanımı gereği Kırmızı’ya karşı B’ye bağlı herhangi bir yükümlülüğü olamaz;

  2. Mavi’nin Kırmızı’ya karşı B ile bağlantılı hiçbir yükümlülüğü bulunmadığından, Mavi’nin Kırmızı’ya karşı B’ye girmeme yükümlülüğü de bulunmamaktadır. Ama;

  3. Kırmızı A’nın sahibi olduğu için, Mavi’nin Kırmızı’ya karşı A ile bağlantılı tüm yükümlülükleri vardır;

  4. Mavi’nin Kırmızı’ya karşı A ile bağlantılı tüm yükümlülükleri olduğundan, Mavi’nin Kırmızı’ya karşı A’ya girmeme yükümlülüğü de vardır;

  5. Mavi’nin Kırmızı’ya karşı A’ya girmeme yükümlülüğü olduğundan, Kırmızı’ya karşı da A’yı geçmeme yükümlülüğü vardır;

  6. Arazinin simit şeklinde olması nedeniyle, A'yı geçmek B'ye girmek demektir;

  7. Mavi’nin Kırmızı’ya karşı A’yı geçmeme yükümlülüğü olduğundan ve A’yı geçmek B’ye girmek olduğundan, Mavi’nin Kırmızı’ya karşı B’ye girmeme yükümlülüğü vardır, bu da (2) ile çelişir.


Örnekte görüldüğü üzere bu tarz, simit şeklindeki bir arazi mülk edinim/homesteading olasılığı bir çatışma yaratıyor. Bu, elbette âdil, rasyonel ve çatışmayı önleyici hakları tanımlamayı amaçlayan herkes için yıkıcı bir sonuçtur. O zaman anlıyoruz ki simit şeklinde bir homesteading imkânsızdır. Hoppe’nın da dediği gibi, “çatışma yaratan normlar, normların amacıyla çelişmektedir”. Bu duruma “forestalling crime”, yani engelleyici suç diyoruz.


Konumuza geri dönecek olursak, gardiyanın çocuğuna bakmayı bırakması ve potansiyel homesteading eylemcilerini haberdar etmemesi, az önce gösterdiğim hipotetik senaryoya benzemektedir. Gardiyanın rolünü terk etmesinde bir sorun yoktur, aksi takdirde bir pozitif görev yüklemiş olurduk. Fakat engelleyici suç işlememek için başkalarını haberdar etmek gibi bir negatif görevi vardır. Bunu yapmayan kişi, rolünü tam mânâsıyla terk etmemekte, sadece bebekle potansiyel gardiyanlar arasına bir bariyer çekmekte, engel teşkil etmektedir.


Kürtaj

Teorik kısmın çoğunu anlattığım için bu kısımda daha çok pratiği anlatacağım. Fakat ondan önce, kürtaj dendiğinde farklı şeyler anlaşılabildiğini kabul etmek gerekiyor. İnternete yazınca ilk çıkan tanım, yani “hamilelikte rahim içindeki ceninin tıbbi müdahale ile alınması”, fazlasıyla ucu açık bir tanımdır. Sebebini açıklayayım.


Her şeyden önce bebeğe bir parazit ya da tümör gözüyle bakmak yanlıştır. Burada kürtaj taraftarlarının sıklıkla kullandığı “fetüs sadece bir hücre yığınıdır” argümanı, söz konusu etik olduğunda alâkasızdır. Nitekim hepimiz birer hücre yığınıyız. Sokak köpekleri de hücre yığınıdır. Baktığımızda, döllenmeden önce üzerine konuşabileceğimiz, sahibini belirleyebileceğimiz bir hücre yığını bile yoktu. Aynı şekilde tamamen gelişmiş ve eylemde bulunabilen bir bebek de bedeninin sahibidir. Peki aradaki süreç nasıl değerlendirilmeli? Bebeğin hakları hangi noktada konuşulmaya başlanmalı? Bahsettiğim gibi, döllenmeden önce ortada bir bebek yoktur. Ancak döllenmeden sonra bir bebek oluşur ve uygun şartlarda bırakıldığı zaman ölene kadar gelişmeye devam eder. Bir başka deyişle fetüs, potansiyel bir bireydir. Dolayısıyla hakların hangi noktada konuşulmaya başlanması gerektiği sorusunun cevabı, bebek oluştuğu zaman, yani döllenmeden itibarendir. Arada seçeceğimiz herhangi bir nokta, tamamen keyfî olacaktır. Örnek olarak doğumu verelim. Bebeğin doğumundan 1 dakika önceki hâlini alın, ve doğumdan 1 dakika sonraki hâlini alın. Bebek aynı bebek! Ben bile bu yazıyı yazarken çok daha fazla değişmişimdir. Bebek sadece annenin rahminden alınıp kucağına veriliyor. Tabiri caizse bir adres değişimi. Ama “Pro-choice” (kürtaj yanlısı) güruha göre doğumdan hemen önce bebeğin öldürülmesi hakken, göbek kordonu kesildikten sonra ne oluyorsa bu hak gidiyor. Bu, sadece adalete değil, sağduyuya açılmış bir savaştır.


Şüphesiz, çoğu kürtaj savunucusu, anneye karşı herhangi bir tehdit oluşturmadığı sürece, doğumdan 1 dakika önce bebeği aldırmayı cinayet olarak görecektir. Lakin belirttiğim gibi, süreç içinde seçilecek herhangi bir nokta, yine keyfî olacaktır. Ancak ve ancak döllenmeden itibaren ilkeli bir fark vardır. Döllenmeden önce, uygun ortamda gelişip iradesini ifade edebilecek bir canlı yoktur. Döllenmeden sonra ise vardır.


O zaman annenin neye hakkı vardır? 9 ay boyunca bakmak istemediği bir bebeği taşıma gibi bir zorunluluğu mu vardır? Liberteryen hukukta zorunlu bir pozitif göreve yer olmadığını belirtmiştim ve durum gebelik için de farklı değildir.


Bu kısmın başında kürtajın tanımına biraz takılmıştım. Amacım lafı gevelemek değil. Ben sadece bebeğin döllenmeyle oluştuğunu, ve dolayısıyla doğumundan sonraki haklarla rahmin içindeki haklarının aynı olması gerektiğini savundum. İşte burada Walter Block, Pro-choice ve Pro-life (kürtaj karşıtı) tarafları için bir orta yol inşa ederek “Evictionism” teorisini sunuyor. Bu herhangi bir orta yol değildir. Mesela ben 2+2=4 dersem ve Ahmet 6 derse, orta yol 5 olurdu ve bu, bir orta yol olmak dışında bir şey ifade etmezdi. Lakin burada, Block’un prensipli orta yol diye bahsettiği bir durum var. Yani bu teori hem bir orta yol, hem de liberteryen etiğe en sadık olanı.


Evictionism teorisine göre, annenin veya herhangi bir başka kişinin, doktorun, vesaire, bebeğe direkt olarak zarar vermeye hakkı yoktur. Ancak bebeği rahminden aldırmak istiyorsa, bunu istediği zaman gerçekleştirebilir. Ama bunu herhangi bir şekilde yapamaz. Engelleyici suç işlememek için potansiyel bakıcıları bilgilendirmeli ve işlemin bebeğe en az zarar gelerek halledilmesi için işlemi finanse etmelerine izin vermelidir. Yinelemek gerekirse anne bu işlemi istediği zaman gerçekleştirebilir. Bebeğin anne rahminden dışarıda yaşayabilecek olup olmaması anneye bir pozitif görev yüklemez. Aynı şekilde anne de başkalarının bebeği hayatta tutmasını engelleyemez.


Dolayısıyla konuyla alâkalı en popüler iki tutum olan Pro-life ve Pro-choice kendi içinde tutarsızlıklar bulundurmaktadır. İki tarafın ortasında olan Evictionism ise doğal hukuka en sadık tutum olmasıyla beraber bu iki grubun da nihai amacını karşılamaktadır. Hem bebek ölümleri azalacak, hem de istenmeyen gebelikler engellenebilecektir. Bu bağlamda, liberteryenler olarak Evictionism teorisini “Pro-property”, yani mülkiyet yanlısı olarak savunabilmeliyiz.


Yalanlar ve Çarpıtmalar

İlk başta bahsettiğim üzere, çocuklar söz konusu olduğunda bazen aşırı tepki verebiliyoruz. Bu, çoğu zaman iyi niyetli de olsa ve bazı sapık insanların oluşmasını da engellese, bazı kötü niyetli insanlara da zemin hazırlıyor. Liberteryenizm de bu kötü niyetli insanlardan yeterince muzdariptir. Her şeyden önce ailelerin çocuklarının üzerindeki hakkının bir gardiyanlık rolünden ibaret olduğunu, çocukların beden mülkiyetine zarar verilmesi durumunda bu rolün alınabileceğini belirttik. Rothbard bunu magna operalarından biri olan “Özgürlüğün Etiği” kitabında şöyle anlatmıştır:


Anne, buna göre, çocuğunun doğumundan sonra onun ‘vekil sahibidir’, çocuğun kişiliğine karşı saldırmamakla yasal olarak yükümlüdür; çünkü bu çocuk kendi kişiliğinin potansiyel sahibidir.

Rothbard’ın teorisinin eksikleri vardı ancak bu ifade, görüleceği üzere, benim yazımdaki fikirle paraleldir. Ama özgürlüğün düşmanları bu kısmı görmezden gelmektedir. Bu temel fikir yerine şu sözünün etrafta dolaştığını görürüz:


Özetle, özgür bir toplumda bir serbest çocuk piyasasının olacağı gerçeğiyle yüzleşmemiz gereklidir.

Bu söz, ilk bakışta önceki alıntıyla çelişiyor gibi gelmektedir. Çocuk kendi bedeninin potansiyel sahibi ise, dolayısıyla bireylerin doğal haklarına sahipse, bu köleliği ima eden insan pazarının gerekçesi ne olabilir? Cevabı, hiçbir gerekçesi olamaz! Nitekim Rothbard’ın kastettiği şeyin de bununla alâkası yoktur. İşin acı tarafı, bu sözü cımbızlayıp her tarafta paylaşan kişiler, bu cümleden önce gelen ve aslında her şeyi açıklığa kavuşturan iki cümleyi paylaşmayacak kadar entelektüel dürüstlükten yoksundurlar:


Eğer şimdi bir ebeveyn kendi çocuğunu (saldırıya uğramama ve evden ayrılma özgürlüğü çerçevesi dâhilinde) sahiplenebiliyorsa, bu sahipliği başka birisine de devredebiliyor olmalıdır. Çocuğu evlatlık olarak verebilir, gönüllü sözleşmeyle çocuk üzerindeki haklarını başkasına satabilir.

Evet, burada kastedilen tek şey gardiyanlık rolünün bir kişiden diğerine teslim edilmesi, yani evlatlık vermedir. Piyasanın serbest olması ile beraber, insanlar bu işlemde para talep/teklif edebileceklerdir. Yani günümüzde çoğunlukla 0 liraya gerçekleşen bu mübadele, X lira karşılığında gerçekleşebilir, tek fark bu. Ebeveynliği kutsal bir görev olarak gören bir kişi için bu şekilde evlatlıktan para alınması uygunsuz görülebilir. Lakin liberteryenizm “uygunsuz” olan her şeyi yasaklamaz; sadece neyi yapmaya hakkımızın olduğunu ve neyi yapmaya hakkımızın olmadığını belirleyen bir hukuk teorisidir. Dolayısıyla Rothbard’ın “çocuk pazarı” derken bahsettiği şeye karşı çıkan kişi, topyekûn gönüllü mübadele konseptine karşı çıkmış olacaktır. Gönüllü mübadelelerin reddedilmesi ise bir “anti-hayat etiğini”, yani insan neslinin devamını gözetmeyen bir etiği savunmaktır; dolayısıyla gerekçelendirilemez.


Bir başka iftira da rıza yaşı konusundan gelmektedir. Yine bazı kişiler, konudan ne kadar bağımsız olursa olsun, karşısındaki kişi liberteryen olduğunu dile getirdiğinde “Siz liberteryenler rıza yaşı kalksın istiyorsunuz” veya “Size kalsa rıza yaşını 12 yaparsınız” tarzı yaftalamalarla tartışmada üste çıkmaya çalışabiliyor. Bu suçlamaların kaynağının ne olduğunu bilmiyorum, ancak kendine liberteryen diyen herkesin aslında liberteryen olmadığı ve teoriyi kavrayamadığı gibi, bu suçlamayı yapanların önerileri de birçok insanın hakkına girmektedir.


Bu yazıda çocukluktan çıkışın kademeli olduğuna, ve bunun da her bireyde farklılık göstereceğine değindik. Bu rasyonel teoriden yola çıkarak, belirlenecek herhangi bir kolektif rıza yaşının keyfî olacağını söyleyebiliriz. Bireyin belirli bir alanda iradesini ifade edip edemeyeceği kolektif bir hüküm değil, tamamen bireysel bir husustur. Ağır zihinsel engelli bir çocuğun, kendisinden çok daha kapasiteli olan akranlarından çok daha sonra yetişkin olmasını bekleriz. Dolayısıyla belirlenecek herhangi bir evrensel rıza yaşı, keyfî olmakla beraber, hem seçilen yaştan daha hızlı gelişenlerin hem de daha yavaş gelişenlerin haklarını ihlal etme potansiyeline sahip olduğu anlamına gelecektir. Dolayısıyla -yazımın başlarında da bahsettiğim gibi- her münferit olay baz alınarak ve kişinin o olaya yönelik iradesini ifade etme kabiliyeti olup olmadığı incelenerek kişiye bazı haklarının teslim edilmesi, doğru olandır.


Kaynaklar:

 

Yazar: Uygar Bağ
467 görüntüleme0 yorum
bottom of page