top of page

Ben, Uçlu Kalem

Neden Sosyalist Ekonomi Mümkün Değil ve Hiçbir Zaman Mümkün Olamayacak?


Fırat Kaan Aşkın - 11.09.2023


Yıllar önce, ilk atalarımdan biri kendi yaşam hikâyesini “Ben, Kalem” başlıklı harika bir otobiyografik öykü şeklinde yazmıştı. Dünyanın dört bir yanında on binlerce birey tarafından verilen binlerce bağımsız kararın sonucu olarak nasıl var olduğunu anlatıyordu. Onların toplu eylemleri onun nasıl bir kurşun kalem olarak ortaya çıktığını açıklıyordu.


Bu yaşam hikâyesiyle amaçladığı, sosyalizmin neden işe yaramadığını açıklamaktı. İster “demokratik”, ister “bilimsel”, ister “ütopik” ya da başka bir şey olsun, “sosyalizm” fikrini hangi isim ve sıfat altında nitelendirirseniz nitelendirin, sosyalizm kaçınılmaz olarak siyasî özgürlükleri de ellerinden alınan büyük çoğunluğa yoksulluk ve yoksunluk getirir. Amacı, serbest piyasa ekonomisinin bize nasıl hem özgürlük hem de refah getirdiğini; hayatlarımızı dilediğimiz gibi ve tasarladığımız şekilde yaşamak ve aynı zamanda her geçen yıl daha da refah içinde olmak istiyorsak piyasa ekonomisinin nasıl vazgeçilmez olduğunu açıklamaktı.


Ancak korkarım ki onun mesajı modern dünyada kısmen farklı zamanlarda farklı türden sorunlarla yaşadığımız için, kısmen de pek çok kişi sosyalizmin iktisadî yönüyle siyasî yönünü birbirinden ayıramadığı için kayboldu. Sosyalist ekonomiler her zaman merkezden dikte edilir ve kaçınılmaz olarak devlet üzerindeki demokratik kısıtlamaların kontrolü ele geçirenler tarafından ezildiği bir diktatörlüğe dönüşür. Kesin olan budur. Sosyalist bir hükümet başa geçtiğinde siyasî özgürlük ortadan kalkar. Özgürlüğün kaybı doğrudan ve şüphe götürmez bir gerçektir. Hiçbir istisna yoktur.


Ancak sosyalist bir rejimin uygulanmaya başlamasının ardından gelen ekonomik felaketin ardında yatan nedenler siyaset boyutunun derinliklerine gömülüdür. Bu sonuçlar her fırsatta görülebilir. Sosyalist bir ekonomide, elbette ülkeyi yönetenler dışında, hemen herkesin gelirinde ve kişisel servetinde meydana gelen büyük azalmaları gizlemek mümkün değildir. Bu durumu herkes görür ama neredeyse hiç kimse ekonominin her yerinde ve neredeyse aynı anda neden bu kadar çok şeyin ters gittiğini anlamaz.


Bu nedenle bunun nedenini açıklamak için yola çıktım, çünkü sahip olduğumuz refahı çok hafife alıyor, çok normal karşılıyoruz. Şu anda şimdiye kadar var olmuş en zengin toplumlarda yaşıyoruz. Yoksullar bile sadece görece yoksullar ve önceki çağların kraliyet aileleri hariç hepsinden daha iyi yaşıyorlar, hatta muhtemelen o zamanki kraliyet ailelerinden bile daha rahat yaşıyorlar. Her şeyin mükemmel olduğunu ya da daha da geliştirilemeyeceğini söylemeyeceğim. Ancak sorunlarımızı bir tür sosyalist program uygulayarak düzeltmeye çalışan herhangi bir çözümün yalnızca başarısızlığa mahkum olmakla kalmayıp, koşulları çok daha kötü hâle getireceğinin de kesin olduğunu söyleyeceğim. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.


Siyasî baskıyı görmek kolaydır, ancak ekonomik baskıyı tespit etmek ve anlamak çok daha zordur. Sosyalist ekonomilerin kaçınılmaz olarak yoksul olduğunu herkes zorlanmadan görebilir, ancak pek çok insanın bunun nedenini anlamak için biraz eğitime ihtiyacı vardır. İşte bu yüzden sosyalizmin siyasî baskısının ikizi olan ekonomik kâbusunun ardındaki nedenleri açıklamak üzere atamın yıllar önce başlattığı hikâyeyi devam ettirmek için bu yazıyı yazıyorum.


“Ben, Kalem”in Anlattığı Hikâye

Onun hikâyesi şöyle başlıyordu:


Ben bir kalemim, tüm okuma yazma bilen erkek ve kız çocuklarının ve de yetişkinlerin aşina olduğu sıradan ahşap kurşun kalem... Yazmak benim hem mesleğim hem de uğraşımdır; tek yaptığım da budur. Neden soyağacımı yazmaya karar verdiğimi merak edebilirsiniz. İlk olarak şunu söyleyeyim: Hikâyem ilginçtir. İkinci olarak, ben bir muammayım -bir ağaç, bir gün batımı ve hatta bir yıldırımdan bile daha esrarengizim. Ancak beni kullanırken geçmişim olmadığını ve sıradan bir şey olduğumu düşünenler beni önemsemiyorlar. Bu kibirli tutum, beni sıradanlık seviyesine indiriyor. Bu tür hatalar, insanoğlunu eninde sonunda tehlikeye iter.

Ve sonra, yazdıklarını okuyan hemen herkes için hem kesinlikle doğru hem de tamamen şaşırtıcı olan şunu söyledi:


Ben, Kalem, basit görünsem de hayranlık ve ilginizi hak ediyorum ve bu iddiamı da ispatlamaya çalışacağım. Beni anlayabilirseniz -bunu istemek galiba biraz fazla olacak ama- ve sembolize ettiğim mucizevi durumun farkına varabilirseniz, insanoğlunun umutsuzca kaybetmekte olduğu özgürlüğü kurtarmaya yardımcı olabilirsiniz. Vermem gereken önemli bir ders var. Ben bu dersi, bir arabadan veya bir uçaktan ya da mekanik bir bulaşık makinesinden daha iyi verebilirim, çünkü çok basitim. Basitim demişken... Bu dünyada tek bir kişi bile benim nasıl yapıldığımı bilmez.

Dünya üzerinde hiç kimse bir kalemin nasıl yapılacağını bilmez mi? Bugün olduğu gibi o zaman da dünyanın her yerinde milyarlarca kalem varken böyle bir ifade çok saçma değil mi? Yine de mutlak gerçeği söylemişti. Ve işte anlatmak istediği buydu.


Bir kurşun kalem, yani eskiden ve her zaman olduğu gibi, tahtayla kaplı bir grafit kurşun parçası ve bir ucunda küçük bir metal şeritle tutturulmuş bir silgiden oluşan basit bir kurşun kalem, görünürde neredeyse hiçbir şey değildir. Onun da dediği gibi:


Beni elinize alın ve inceleyin. Ne görüyorsunuz? Pek fazla bir şey yok -biraz ahşap, biraz boya, basılmış bir yazı, grafit kurşun, bir parça metal ve bir de silgi.

Ancak daha sonra bu basit görünen nesnenin aslında on binlerce kişinin ortak çabasını gerektiren karmaşık bir teknoloji parçası olduğunu, dünyanın dört bir yanındaki binlerce farklı yerde yüzlerce çeşit üretildiğini ve sonunda neredeyse gittiğiniz her yerde bulabileceğiniz bu yazı aracına ulaşıldığını göstermeye devam etti.


Bileşenlerden yalnızca birine ilişkin şu açıklamayı ele alalım:


Benim “kurşunum” ki aslında hiç kurşun içermez, biraz karmaşıktır. Grafit, Seylan’dan temin edilir. Bu ocakta çalışanları, araç gereçleri yapanları, grafitin gönderildiği kâğıt ambalajları imal edenleri, ambalajları sarmak için ipleri yapanları, gemiye yükleyenleri ve gemileri inşa edenleri bir düşünün. Hatta yolum üzerindeki deniz feneri bekçileri ve kılavuz kaptanlar da doğumuma yardımcı olmuşlardır. Grafit, Mississippi’den gelen ve arıtma sürecinde amonyum hidroksit kullanılmış kil ile harmanlanır. Daha sonra sülfonlanmış donyağı yani sülfürik asitle kimyasal olarak reaksiyona girmiş hayvansal yağlar içeren nemlendirici maddeler eklenir. Karışım çok sayıda makineden geçtikten sonra, sosis öğütücüsündeki gibi sonsuz kalıplar hâlinde ortaya çıkar; boyutlarına göre kesilir, kurutulur ve birkaç saat 1000℃’ta pişirilir. Sağlamlık ve pürüzsüzlüğünü artırmak için kurşunlara Meksika’dan gelen kandelila mumu, parafin ve hidrojenize doğal yağlar içeren sıcak bir karışım işlenir.

Daha sonra ahşap, metal, silgi ve baskı teknolojisini doğru şekilde oluşturup yönlendirmek için dünya çapında yapılan tüm çalışmaları anlatmaya devam etti, böylelikle hepsi bir kalem üretmek üzere bir araya getirilebilecekti. Sorduğu soru, tüm bunların nasıl yapılabileceğiydi. Ve şöyle anlattı:


İşte şaşırtıcı bir gerçek: ne petrol sahasındaki işçi, ne kimyager, ne grafit ya da kil çıkartan madenci, ne gemileri, trenleri ya da kamyonları üreten ya da kullanan kişi, ne benim metal parçam üzerinde tırtıklama yapan makineyi çalıştıran kişi, ne de şirketin başkanı tekil görevini beni istediği için yerine getiriyor. Her biri beni belki de birinci sınıftaki bir çocuktan daha az istiyor. Gerçekten de bu büyük kalabalığın içinde hiç kalem görmemiş ve nasıl kullanılacağını bilmeyenler var. Onları motive eden şey ben değilim. Sebebi belki de şudur: Bu milyonlarca insandan her biri, bu sayede küçük bilgi birikimini ihtiyaç duyduğu ya da istediği mal ve hizmetler karşılığında takas edebileceğini düşünüyor. Ben bu unsurların arasında olabilirim de, olmayabilirim de.

Ve sonra bizi anlamamız gereken şeye çok yaklaştıran şu ifadeyi kullandı:


Daha da şaşırtıcı bir başka gerçek var: Beni var eden bu sayısız eylemi dikte eden ya da zorla yönlendiren bir üst aklın olmayışı. Böyle bir kişiye dair hiçbir iz bulunamıyor. Bunun yerine, Görünmez El’in iş başında olduğunu fark ediyoruz. Bu, daha önce bahsettiğim muammadır.

Ve daha da yaklaştıracak şu sözleri söyledi:


Çünkü eğer kişi bu bilgi birikiminin doğal olarak, evet, otomatik olarak, insan ihtiyaç ve taleplerine karşılık verecek yaratıcı, üretken ve verimli bir şekilde, yani devletin ya da başka herhangi bir zorlayıcı yönlendirmenin yokluğunda kendilerini düzenleyeceğinin farkına varırsa o zaman kişi özgürlük için kesinlikle elzem olan bir bileşene, yani özgür insanlara olan inanca kavuşmuş olacaktır.

İşte hepsi bu kadar. Her şey “kendiliğinden düzene girecektir”. Eğer ekonomiyi yöneten bir devlet ya da merkezî bir kurum yoksa, kalemler -ve diğer her şey- kendiliğinden üretilecek, var olacaktır. Bize yiyecek, giyecek, ev ve diğer her türlü mal ve hizmeti sağlayan ekonominin tüm aygıtları sanki bir mucize gibi kendiliğinden gerçekleşecektir.


Ne demek istediğini biliyor ve söylediği her şeye katılıyor olsam da, söylenmesi gereken her şeyi söylediğini düşünmüyorum. Bence yeterince ileri gitmedi. İnsanların tüm bunların nasıl gerçekleştiğini anlaması için açıklanması gereken çok daha fazla şey var. Ben de bunu yapmaya niyetliyim.


Şeylerin Nasıl İşlediğini Anlamak

Bana çok trajik gelen şey, herkesin satın alınacak şeylerin kendilerine doğru akış içinde olduğunu görebilmesi ama bunun nasıl olduğunu hala anlamamalarıdır. Eskiden kalem satın alanlara kıyasla daha iyi kalemler satın alarak yaşayabildiğimizi görebiliyorlar. O zamanlardan bu yana icat edilen pek çok ürün sayesinde hayatlarımızın daha iyi hâle geldiğini görebiliyorlar. Tüm bunları görebiliyorlar; ancak korkarım ki tüm bunların nasıl meydana geldiğini anlamıyorlar. Zira bunlar mucize değildir. İçinde yaşadığımız ekonomik sistemin işleyişinin bir sonucudur ve çoğu insan için bu sistemin işleyişini anlamak, herkesin cebinde taşıdığı akıllı cep telefonlarının işleyişini anlamak kadar zordur. Ve ekonomik sistemin nasıl işlediğini anlamadıkları için, bu cehaletleriyle, tüm bu refahı yaşamlarına kazandırmış olan süreçleri mahvedebilirler. İşte bu nedenle, ünlü atamın hikâyesinin atladığı kısımları açıklamaya karar verdim.


Ancak bunu yapmadan önce size biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Ben, orijinal hikayeyi anlatan Kalem’in doğrudan torunuyum. Ben ondan çok daha sofistike bir yazı gereciyim. Eğer onu eskiden tanıyorsanız, her sınıf ve ofiste masalara ve kitap raflarına monte edilmiş “kalemtıraş” adı verilen aletleri ve kaleminiz köreldiğinde ahşabın bir kısmını yontup kurşunu tekrar çok keskin bir noktaya getirebileceğinizi de bilirsiniz Bu kalemtıraşlardan bazıları elektrik bile kullanıyordu. Günümüzde kalemtıraşlar artık sadece çocukların kalem kutularında -tabii hâlâ kalem kutuları kullanıyorlarsa- sakladıkları küçük el tipi kalemtıraşlara dönüştü.


Fakat ben bir Uçlu Kalemim. Eskiden olduğundan çok daha iyiyim. Ben genellikle birbiriyle takım hâlinde satıldığını gördüğünüz dolma kalemlere benziyorum. Artık beni kalemtıraşla açmanıza gerek yok, sadece yeni uçlar takmanız yeterli. Ve bu uçlar farklı boyutlarda ve farklı sertlik seviyelerinde geliyor. Bir zamanlar çok yaygın olan yazı gereçlerinden epey ilerideyiz.


Ve bu her şeyin hikayesi. Her şey gittikçe daha iyi duruma geldi. Yavaş yavaş, yıldan yıla, bir orada bir burada, her yerde iyileştirmeler ve geliştirmeler meydana geliyor ve sonra sadece birkaç yıl geriye dönüp baktığınızda, o zamanlar kullandığımız ürünler şimdi kullandığımız ürünlerden çok daha niteliksiz görünüyor.


Hemen hemen her şeyde olan bu durum, neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleşen ancak eninde sonunda oldukça büyük miktarlara ulaşan bir dizi kümülatif inovasyon ve yeniliktir. Ancak burada, bu iyileştirme ve inovasyon sürecinde biraz geri adım atmalı ve tüm bunların nasıl gerçekleştiğini anlamalıyız. Çünkü insanlar bunu yapmadıkça, gerçekten de pek bir şey anlamayacaklardır. Gerçekten üzücü olan ise, çoğu insanın söylemek üzere olduğum şeyi anlamamasıdır.


Gördüğünüz gibi, bunların hiçbiri mucizevi değil; tüm bunlar dünyanın dört bir yanında mal ve hizmet üreten ve ürettiklerini geçimlerini sağlamak amacıyla başkalarına satan milyonlarca insanın bilinçli kararlarının bir sonucudur. Ve bunlar sadece tüketicilere günlük yaşamlarında kullanmaları için satılmıyor; bunlar, en önemlisi, aynı zamanda diğer üreticilere, kendi ürettikleri mal ve hizmetlerde girdi olarak kullanmaları için üretilen ve satılan mal ve hizmetlerdir. İnsanların anlaması gereken süreç budur. Bunu anlamadan, piyasada buldukları mal ve hizmetlerden keyif almalarını sağlayan dünyada neler olup bittiği hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyeceklerdir.


Yine de neredeyse hiç kimse, tüm bu olup bitenlerin tam ortasında yaşamasına rağmen bunların hiçbirini anlamamaktadır. Yüzeyin altında neler olup bittiğini asla göremezler. İşte şimdi size açıklamak istediğim şey orada neler olup bittiğidir.


Görünmez Eli Görünür Kılmak

Aşağıdakiler, bir ekonominin işlemesini sağlayan tüm sosyal aygıta ilişkin unsurlardır:


  1. İlk olarak işletmelerin sahibi olan ve işleten girişimciler vardır.

  2. Daha sonra finansman sağlanması gelir. Girişimciler, ihtiyaç duydukları girdilere, bunları ödeyecek geliri elde etmeden önce erişmek için bazı araçlara sahip olmalıdır. Üretimin ve ardından satışın gerçekleştiği sıra göz önünde bulundurulduğunda, girişimcilerin ekonominin mevcut kaynak deposunun bir kısmına erişmesi gerekir; bu deponun kendisi para değildir, ancak bu depo emek, sermaye ve elektrik ile teknik üretim bilgisi (know-how) gibi ancak paraya sahip olunduğunda elde edilebilecek diğer girdi türlerinden oluşur. Bu nedenle, girişimcilerin tüm bu girdileri elde edebilmeleri için öncelikle bu girdileri satın almak üzere harcamaları gereken parayı kendilerine borç vererek işlerini finanse edecek birilerini bulmaları gerekir.

  3. Ayrıca bir de “fiyat mekanizması” vardır. Bu o kadar önemlidir ki refahımızın devamını sağlamak için neredeyse hiçbir şey bunun kadar belirleyici ve elzem değildir. Devletin müdahalesi olmaksızın işletmelerin kendi fiyatlarını kendilerinin belirlediği, işleyen bir fiyat mekanizması olmaksızın bir ekonomi kesinlikle çalışmayacaktır. İşletmelerin kendi üretim maliyetlerine ve müşteri talebine göre kendi fiyatlarını belirlemelerine izin verilmediği sürece, yoksulluk içinde yaşamanız garantidir.

  4. Bir de kârın rolü vardır ki sadece alıcıların hangi ürünleri istediğini söylemekle kalmayıp, aynı zamanda ticarî firmalarımızın sahibi ve işletmecisi olanlara gelir sağlayarak kesinlikle çok önemli bir sosyal role sahiptir.

  5. Mülkiyet haklarının korunması kesinlikle gerekli olan ayrı bir konudur. Mülkiyet hakları sadece bireysel özgürlüğün korunmasında temel bir unsur değil, aynı zamanda refah ve ekonomik büyümenin teşvik edilmesinde de bir o kadar önemlidir. Özel mülkiyet sadece her türlü hırsızlıktan değil, aynı zamanda ve muhtemelen daha da önemlisi hükümetin yağmalarından korunmadıkça, sermaye birikmeyecek; ve ister bireysel ister toplumsal olsun, zenginlik asla artmayacaktır.


Bunlar bir piyasa ekonomisinin kesinlikle temel unsurlarıdır. Bunların her biri bir ekonominin işleyiş çerçevesinin parçası olmazsa, sonuç kesinlikle yoksulluk ve kıtlık olur. Bunlardan herhangi birini ortadan kaldırdığınızda ekonomi durma noktasına gelir. Ancak bunun nedenini anlamak için, değer verdiğimiz soyut özgürlüklerin nasıl refaha dönüştüğünü anlamanız gerekir.


Elbette etik, ahlâkî ve hukukî mirasımızın bir parçası olan daha fazlası da vardır. Değerlerimiz, doğru ve yanlış anlayışımız çok önemlidir, ancak bir toplumdan diğerine farklılık da gösterebilir. Aslolan ise değişmez bir gereklilik şeklinde yukarıdaki 5 unsurdur. Bu 5 unsurdan herhangi birinin olmadığı bir ekonomi yürümeyecek, işlemeyecektir.


Sosyalist Teorinin Kaçınılmaz Hataları

Tüm bunların ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için, sosyalist alternatifi savunanların her zaman duyduğumuz karşıt önermelerini sunmama izin verin. Bunların her biri, bir hükümet veya bir başka kolektivite tarafından uygulandığı takdirde ekonomiyi derin bir durgunluğa sürükleyecek ve halkı yoksulluk içinde bırakacak temel hatalardır. Tabii hepsinin bir aradalığını kastetmiyorum. Her birinin tek başına ekonomik kaos ve yoksulluk yaratacağını kastediyorum. Bunlar, sosyalist doktrine göre, sosyalist bir ekonominin işleyişindeki unsurlardır:


  1. Ekonomi bizzat devlet tarafından merkezden yönetilir. Merkezî planlama “piyasa anarşisinin” yerini alır. Özel sektörün varlığını sürdürdüğü yerlerde, büyük ve müdahaleci düzenlemeler her fırsatta bunların faaliyetlerini kısıtlar.

  2. Finansman ve ulusal tasarruflar devlet tarafından ekonominin en üretken olduğuna inandığı sektörlerine tahsis edilir. Piyasanın belirlemesi için çok az şey bırakılır.

  3. Fiyatlar hükümet tarafından dikte edilir; gıda, konut ve enerji gibi en önemli tüketim mallarının fiyatları sıkı bir şekilde kontrol edilir.

  4. Üretim “ihtiyaç içindir, kâr için değil”. Ekonominin kârlılığa göre yönlendirilmesi, fiilen ortadan kaldırılmasa bile, keskin bir şekilde sınırlandırılır.

  5. Tüm ekonominin planlanması, piyasanın ayar, adaptasyon ve düzeltme süreçlerinin yerini alır. Devlet sadece ekonomiyi izlemekle kalmaz, ekonomiyi yönetir. Özel firmaların varlığına izin verilen yerlerde, yüksek vergilendirmenin eşlik ettiği aşırı bir regülasyon sistemi kural hâline gelir.

  6. Mülkiyet hakları ortadan kaldırılır ya da en azından katı bir şekilde kısıtlanır. “Ulusun kaynakları halka aittir” ilkesi mülkiyetle ilgili yasaların altında yatan ilke hâline gelir. Sadece kişisel eşyaların mülkiyetine izin verilir. Her büyük işletme ya devlete aittir ya da sözde hâlâ özel girişimcilere ait olsa bile, tüm kararları hükümet bürokrasileri tarafından denetlenir ve siyasî yönlendirmeye tâbidir.


Bu, defalarca denenmiş ve asla başarılı olamamış bir ekonomik yönetim biçimi olan sosyalist plandır. Bu, başarısız olacağı kesin olan garantili bir felakettir. Bu nedenle, başarılı olması için bir ekonomik sisteme dâhil edilmesi gereken 5 unsura daha ayrıntılı olarak bakmalıyız. Kimse sınırsız mutluluk ve mükemmellik içinde bir yaşam önermiyor ve hayatta da ekonomiden daha fazlası vardır. Ancak bu unsurlar dikkate alındığında, en azından girişimcilerin yaratıcılığına, işgücünün beceri düzeyine, sanayi için mevcut sermayeye ve üretken nüfusun teknik bilgi düzeyine bağlı olarak mümkün olduğunca yüksek bir yaşam standardı sağlayan bir ekonomide yaşanacaktır.


Girişimciler

Bir ekonomide ilk sırada girişimciler yer alır. Girişimciler, başkalarına satabilecekleri mal ve hizmetler üreterek hayatlarını kazanmaya karar veren sıradan vatandaşlardır. Ve bu girişimcilerin devlet çalışanı olmadıklarını ya da devlet tarafından seçilmediklerini anlamak büyük önem taşır. Onlar, ticarî firmalar işleterek gelir elde etmeye çalışan toplumun bağımsız üyeleridir. Ve işlerini yürütürken sadece ne üreteceklerine, nasıl üreteceklerine, hangi sermaye mallarına ihtiyaç duyacaklarına ve hangi çalışanları işe alacaklarına karar vermeleri gerekmez. Ayrıca, satışa sundukları ürünleri satarak gelir elde etmeden önce ihtiyaç duydukları tüm girdileri ödemek için kesinlikle ihtiyaç duydukları finansmanı da sağlamalıdırlar.


Bu o kadar önemli ki, farklı bir şekilde olsa da aynı şeyi tekrar söyleyeceğim.


İşlerin gerçekleşme sırasına göre ilk olarak girişimci başkalarına satmak üzere bir mal veya hizmet üretmeye karar verir. Bu karar verildikten sonra, satmak istedikleri şeyi nasıl üreteceklerine dair başka kararların da verilmesi gerekir. Ve bu kararlar alındıktan sonra, herhangi birine herhangi bir şey satmadan önce kullanmayı düşündükleri girdilerin bedelini ödemek için bazı araçlar bulmaları gerekir.


Finans

İşte bu noktada finansın rolü devreye girer. Bir iş kuran ve yürüten bir girişimci, kullandığı girdilerin bedelini ödemek için paraya veya kredi kaynaklarına ihtiyaç duyar. Finansmana erişim, mevcut girdilerin işletme tarafından kullanılabilmesi için çok önemlidir. Finansman olmadan neredeyse hiçbir şey gerçekleşemez. Bu da çok dikkatli bir şekilde anlaşılması gereken bir konudur. Hem girişimciler hem de finansman sağlayan kişiler, bir işletmenin başarılı olup olmayacağı ya da başarılı olmaya devam edip etmeyeceği konusunda hiçbir kesinliğe sahip değildir. Her ikisi de bir işletmeyi yürütürken ve finanse ederken büyük riskler alır çünkü iş başarısızlıkları olağan dışı değildir.


Eğer bir işletme başarısız olursa, girişimci yatırdığı zaman ve parayı kaybedecektir. Benzer şekilde, finansman sağlayanlar da başkalarına borç verdikleri parayı kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Ancak bu riskler reel, ciddi ve büyük olduğu için hem bireysel girişimciler hem de finansman sağlayanlar ne yapmaya karar verdiklerine çok dikkat ederler. Bir ekonominin ilerlemesine yardımcı olan iş başarısı için kesinlikle gerekli olan bireysel sorumluluk ve zarar etme korkusudur. Bu başarısızlık ve kayıp riski, süreçte vazgeçilemeyecek bir unsurdur. Bu tür potansiyel mali bedel ve ceremelerin beraberinde getirdiği bireysel sorumluluk olmasaydı, işletmeler ne bu kadar iyi yönetilirdi ne de kredi verenler kime kredi vereceklerine karar verirken bu kadar temkinli davranırdı.


Hiçbir işletmenin maliyetlerinden daha fazla gelir elde edeceği garanti değildir. Birkaç yıl boyunca bunu başarmış olan hiçbir işletmenin de gelecekte bunu başaracağı garanti değildir. Serbest piyasa ekonomilerimiz, hem girişimciler hem de kredi verenler üzerindeki bu baskılar nedeniyle bu kadar iyi çalışmaktadır. Bu tür baskılar olmasaydı, ekonomilerimiz neredeyse hiçbir şekilde işlemezlerdi.


Fiyat Mekanizması

Şimdi sırada anlaşılması en zor olan kısım var: Girişimcilerin satmaya karar verdikleri şeyi nasıl üreteceklerine karar verirken piyasanın belirlediği fiyatların oynadığı rol.


Fiyatların görevi, bir şeyin ne kadara mal olduğunu yansıtmaktır. Maliyetler hakkındaki bilgi ise girişimcilerin ürettikleri her ne ise onu üretmenin en az maliyetli yolunun hangisi olduğunu bulmalarına yardımcı olur. Üretim için en az maliyetli yolu bulmak önemlidir çünkü her bir mal veya hizmetin üretiminde ne kadar az kaynak kullanılırsa, başka bir şey üretmek için o kadar fazla kaynak arta kalır. Üretim maliyetlerini düşük tutmak, refahımızı korumak ve geleceği inşa etmek için şarttır. İşte bu yüzden fiyatlar çok önemlidir. Eğer piyasada fiyatlar düzgün (müdahalesiz) bir şekilde belirlenirse, her bir girişimcinin elde ettiği gelir tüm üretim maliyetlerini karşılayacaktır. Eğer her üretici kendi fiyatını belirlerse, her girdi için belirlenen fiyatlar girişimcilere üretim maliyetlerini nasıl düşük tutacakları konusunda temel rehberlik sağlayacaktır. Örneğin, bir üretici çelik mi yoksa plastik mi kullanmalıdır? Duvarlar keresteden mi yoksa tuğladan mı yapılmalıdır? Her yerde yapılması gereken seçimler ve tavizler vardır. Nihayetinde bir işletme, bu maliyet sınırları dâhilinde mümkün olan en iyi ürünü üretirken kendi maliyetlerini mümkün olduğunca düşük tutacak en iyi girdi kombinasyonunu bulmalıdır.


İşletmelerin yaptığı şeyin fiyatları düşük tutmak olmadığını düşünebilirsiniz, ancak ekonominin onları yapmaya zorladığı şey tam olarak budur. Piyasa sürecinin rekabeti onları, ürettikleri her şeyi satabilecekleri en düşük fiyatlarla satmaya zorlar. Elbette kalite arttıkça fiyatlar da artacaktır. Daha iyi ürünlerin üretimi daha maliyetlidir, bu nedenle fiyatları daha yüksektir, ancak aynı zamanda daha az insanın daha yüksek fiyatlı ürünleri satın almasının nedeni de budur. İnsanlar bunu anlamalıdır, yoksa bir ekonominin nasıl işlediğini asla anlayamazlar. Temel üretim maliyetlerini yansıtan piyasa tarafından belirlenmiş fiyatlar, bir ekonominin işleyebilmesi için şarttır. Hükümetler genellikle bazı fiyatların düşürülmesini emrederek vatandaşlarına yardım ettiklerine inanırlar. Bu tür eylemler başladığında pek çok insan memnun olsa da, defalarca kanıtlanmış olan gerçek şudur ki, fiyatların piyasa aktörlerince ayarlanmasını engelleyen hükümetler (ki bu genellikle bazı fiyatların yükselmesini engelledikleri anlamına gelir), binlerce kişiden birinin bile anlayamayacağı zararlar yaratmaktadır. Bu tür fiyat kontrollerinin sonucu, insanların istedikleri şeyleri daha düşük fiyatlarla satın alabilmeleri yerine, bu tür pek çok şeyi satın alamadıklarını görmeleridir.


Bunu üçüncü kez, yine farklı bir şekilde anlatacağım. Çünkü bunu anlarsanız, ekonominin nasıl işlediği konusunda bir daha asla kandırılamazsınız.


Atamın yazdığı gibi, tek başına kimse bir kurşun kalem üretemez. Bir kalemin bir araya getirilebilmesi için tüm parçaların dünyanın dört bir yanından getirilmesi gerekir. Peki ama neden ahşap, kurşun, metal ve kauçuk üreticileri kalem üreticisine satmak için çeşitli bileşenleri üretmelidir? Kalem üreticilerinin kalem yapabilmek için ihtiyaç duydukları parçaların bunlar olduğunu nereden biliyorlar?


Aslında, kalem yapımı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Kalem üreticileri kalemleri nasıl daha iyi yapabileceklerini biliyor ve her zaman bunu düşünüyorlar. Bu nedenle günümüzde yetişkinler, eğer kurşun kalem kullanıyorlarsa, çoğunlukla benim gibi içinde hiç tahta bulunmayan mekanize kurşun uçlu kalemler kullanıyorlar.


Uçlu kalem üreticileri, alıcıların ne tür kalemler istediğini tespit ettikten sonra bu fikirleri en iyi nasıl hayata geçirebileceklerine karar verirler. Bunu yaparken de amaçlarına mümkün olan en düşük maliyetle nasıl ulaşacaklarını bulmak için bir araya getirebilecekleri farklı olası girdilerin fiyatlarına bakarlar. Ancak piyasada satılan her bir girdinin, talebe göre kıtlığının bir ölçüsü olan üretim maliyetini yansıtan bir fiyata sahip olduğu bir üretim sistemi olmadan bu hesaplama yapılamaz. Hatta bu hesaplamayı yapmak tam anlamıyla olanaksızdır.


Ve bu sadece kalemler için değil, bir ekonomideki diğer her şey için de geçerlidir. Bir ekonominin işleyebilmesi için her fiyat, üretim maliyetlerini yansıtmalıdır. Devlet sübvansiyonları işi içine girebilir ve girecektir de; ancak ekonomi değişen koşullara uyum sağlayacaksa, fiyat sistemi ekonomiyi gitmesi gereken yöne doğru yönlendirmesi için kendi hâline bırakılmalıdır.


Kârlar

Ancak bir ekonomi genelinde yapılan tüm ayarlamaların temelinde, işletmelerin kâr elde etme yönündeki mutlak gereklilik yatmaktadır. Zarar eden bir işletmeyi kimse uzun süre yönetemez. Ancak bundan çok daha fazlası söz konusudur. Bir işletmenin maliyetleri ve gelirleri vardır. Gelirler üretim maliyetlerini aşamıyorsa, üretilenin değeri, tüketilen kaynakların değerini telafi etmiyor demektir. Ve bu, tek tek firmaların sonuçlarıyla sınırlı bir mesele değildir. Bu, bir bütün olarak ekonomiyi ilgilendiren bir konudur.


Eğer ekonomi büyüyecekse, üretilen her şeyin toplam değeri, üretimde kullanılan tüm kaynakların toplam değerini aşmalıdır. Ekonomik büyüme özetle budur. Tüketilenden daha fazla değer yaratılmadıkça, ki kârlılık bunu ölçer, ekonomi büyüyemez. Büyüme, çıktının değeri üretimde kullanılan tüm girdilerin değerini aştığında gerçekleşir.


Bazı işletmeler para kaybedebilir. Bazı hükümet harcamaları, genellikle tasarım gereği, hiçbir getiri sağlamaz. Ancak bir ekonomi genelinde, ancak tüketilenden daha fazla değer üretilirse ekonomik büyüme ve refah artışı olabilir.


Ara Özet

Şimdi buraya kadar anlattıklarımı bir araya getireyim:

  • Ancak bir ekonomideki bireysel girişimciler kolektif olarak tükettiklerinden daha fazla değer yaratarak kâr elde edebilirlerse ekonomi büyüyecektir.

  • Girişimcilerin kâr elde edebilmelerinin tek yolu, tükettiklerinden daha fazla değer yaratıp yaratmadıklarını hesaplayabilmeleridir.

  • Bir girişimcinin bu tür hesaplamaları yapabilmesinin tek yolu da, bir ekonomide üretilen ve satılan her şeyin piyasada bizzat o işletmeler tarafından belirlenen fiyatlarla satılmasıdır.


Eğer tıkır tıkır işleyen bir ekonomide yaşıyorsanız, arka planda tam olarak bunun işlediğinden emin olabilirsiniz. Bu başka bir şekilde yapılamaz.


Devletin Rolü

Devletler çoğunlukla hiçbir şey üretmezler ve eğer üretebilmişlerse de ürettiklerini hiçbir zaman en düşük maliyetle üretemezler, her ne kadar niyetleri maliyeti minimum tutmak olsa da. Bir devlet kuruluşu üzerinde, maliyetlerin kontrol altında tutulmasını ve tüketilenden daha fazla değer yaratılmasını sağlayacak yeterli ticarî baskı veya teşvik yoktur. Bununla birlikte, hükümetlerin maalesef sürekli yaptığı şey, girişimcilerin ve yönettikleri işletmelerin faaliyetleri esnasında itaat göstermesi gereken kuralları koymaktır. Ekonominin başarısını ve toplumda yaşayan insanların refahını belirleyen, bu kuralların ne kadar iyi ya da ne kadar kötü konulmuş olduğu değil, bizzat konulup konulmadığıdır. En naif ve iyi niyetli kurallar konulmuş olsa dahi bunlar ekonomik müdahaleciliktir ve her türlü müdahalecilik daima sosyalizme varır. Ludwig von Mises’in de dediği gibi:


Girişimcilik ile yöneticiliği birbirine karıştıranlar ekonomik soruna gözlerini kapatmaktadır. İş dünyasındaki anlaşmazlıklarda taraflar yönetim ve emek değil, girişimcilik (ya da sermaye) ve maaşlı ve ücretli çalışanlardır. Kapitalist sistem yönetsel bir sistem değildir; girişimci bir sistemdir.

En iyi yönetilen ekonomiler, piyasaların nasıl işlediğini ve işletmelerin kâr elde etmesinin ne kadar önemli olduğunu anlayan hükümetler tarafından yönetilir -tabii öyle bir hükümet mümkünse. Ayrıca, işletmelerin en yüksek performansa ulaşmalarını sağlamanın en iyi yolunun, piyasada mümkün olduğunca çok sayıda bağımsız işletmenin rekabet etmesine izin vermek olduğunu da anlamalıdırlar. En önemlisi de fiyat mekanizmasının işleyişine müdahale etmemeleridir.


Girişimcilik faaliyetlerinin ve mümkün olduğunca fazla rekabetin kendiliğinden oluştuğu bir ortamı yalnızca halkı rahat bırakmak yoluyla teşvik eden hükümet kuralları, hem refahın hem de kişisel özgürlüğün ortaya çıktığı bir ekonomik ortama katkıda bulunacaktır. Büyüyen, gelişen ve bireyleri kendi kendilerine yeterli ve giderek daha müreffeh hâle getiren bir ekonomi arıyorsak, bunun tek yolu piyasanın işleyişine izin vermektir. Kısacası, devletlerin her koşulda rolü, arka plandaki figüranlıktan öteye geçmemelidir.


Mülkiyet Hakları

Piyasaya müdahale ve regülasyonlarla bir yere varılamayacağını, hatta her müdahale ve regülasyonun çözmek için geldikleri sorunları yarattığı gerçeğini ve bir ekonominin en insancıl şekilde işleyebilmesinin olanağını kavrayabilmek için özel mülkiyet haklarının bilinmesinin ve korunmasının ne kadar önemli olduğunu da unutmamak gerekir.


Haklar doğası gereği bireyseldir. Mülkiyet haklarıyla ve özellikle de kişinin öz sahipliği tanınmadıkça var olamayacak olan bireysel özgürlükle ilgili pek çok husus söz konusu olsa da, aslında mülkiyet haklarının ekonomi açısından taşıdığı önem çok daha büyüktür. İşletmeler kuranlar, inşa ettikleri şeylerin mülkiyeti konusunda kendilerini güvende hissetmedikleri sürece, ilk etapta bu varlıkları inşa etmeyecek ve işletmeyeceklerdir. Uygarlık, girişimcinin güvenine bağlıdır.


Hiç kimse, zaman ve sermaye harcamalarından olumlu bir getiri elde edeceğine inanmadıkça, üretken değer katan varlıklar yaratmak ve biriktirmek için kendi servetini harcamaz veya başkalarının kendisinden borç almasına izin vermez. Bir işletmeyi yönetmek, en iyi zamanlarda bile yüksek risklidir. Yani en iyi zamanlarda bile, yeni iş girişimlerinin yalnızca küçük bir kısmı kendi masraflarını karşılayabilmektedir. Çoğu, ilk sermaye harcamalarını bile geri kazanamadan kapanırken, birçoğu da kapanmadan önce sadece küçük bir getiri elde eder. Ve bu durum, hükümetin, işletmelerin başkalarının yarattığı zenginliği yağmalamaya çalışanlar tarafından çalınmasını engellemek için elinden geleni yaptığı durumlarda bile gerçekleşmektedir (çoğu zaman da bizzat hükümetler tarafından bu yağmalar gerçekleştirilir).


Ancak muhtemelen daha da önemlisi, hükümetlerin yönettikleri nüfusun zenginliğine, kendilerini ve yandaşlarını zenginleştirebilecekleri bir hedef olarak bakmamaları gerektiğidir. Devletin zorlayıcı güçleri, hükümet tarafından, yağmalanabilir hedefler olarak gördükleri bireysel servet sahipleri üzerinde kullanılmamalıdır. Caydırıcı-yaptırımcı vergiler ve çeşitli firma ve endüstrilerin kamulaştırılması gibi diğer el koyma yöntemleri, ekonomik refaha hızlı bir şekilde son verecektir, ve yine de, yönettikleri toplumlar için gelecekteki sonuçlarına bakmaksızın kendilerine zenginlik arayan hükümet yetkilileri, bu yöntemleri daima cezbedicidir.


Mülkiyet haklarının tavizsiz ve katı bir şekilde savunulmasıyla sadece zenginler değil, mülkiyet sahibi olsun ya da olmasın, toplumun her üyesi daha iyi durumda olacaktır. Mülkiyet haklarının savunulması, zenginliğin yaratılmasında temel unsurdur. Mülkiyet haklarının savunulmadığı herhangi bir toplumda, zengin ya da fakir fark etmeksizin herkesin yaşam standardı büyük ölçüde düşecektir. Mülkiyet haklarının ihlalini öngörülemeyen sonuçlar gözetmeden sistematikleştiren müdahaleciliğin kaçınılmaz olarak dönüşeceği sisteme dair en yalın ve sağlam uyarıyı Leonard Read şöyle dile getiriyor:


Sosyalizm, yalnızca kendi dışındaki üretim tarzlarının getirdiği zenginlik durumlarında işler. Sosyalizm serveti gasp eder ve yeniden dağıtır, ancak servet yaratma konusunda kesinlikle kabiliyetsizdir.

Değişim Süreci

Elbette hiçbir şey olduğu yerde kalmaz. Tıpkı kalemlerin daha yeni ve daha iyi türlerinin olması gibi, diğer her şeyin de daha yeni ve daha iyi türleri olmuştur. Hâlihazırda var olan ürünlerde yapılan iyileştirmelerin yanı sıra yeni ürünler ve hizmetler de icat edilmektedir. Ayrıca, bir zamanlar bir şekilde yapılan ve daha sonra başka bir şekilde yapılan aynı tür şeyleri yapmanın birçok yeni yolu vardır. Bu tür değişimler nedeniyle girişimciler ve piyasa, yeni ürünlerin ekonomiye kazandırılmasını ve bir kez kazandırıldıktan sonra da sürekli olarak geliştirilmesini sağlamak için gereklidir. Bu tür değişiklikler neredeyse her zaman kârlı girişim fırsatları gören işletmeler tarafından ortaya konur. Yeni fikirleri ticarîleştiren girişimciler olmasaydı, neredeyse hiçbir şey değişmez ve gelişmezdi.


Üretilen mal ve hizmetler alıcıların arzuladığı şeylerse, girişimciler kâr elde ederler ve hâlihazırda piyasada olan işletmeler için rekabet sağlarlar. O zaman herkes bu yeni girişimlerin girdileri hem satmasına hem de satın almasına izin verecek şekilde ayarlama yapmak zorundadır. İşte bu noktada fiyat sistemi tekrar devreye girer. Bazen bu yeni işletmeler nihai tüketicilere satılacak mallar üretir, bazen de yeni girdi biçimleri üretirler.


Örneğin bir zamanlar buhar gücü vardı, sonra elektrik icat edildi. Önce at vardı, sonra araba üretildi. Telefon bir zamanlar yeniydi ve internet de öyle. İnovasyon çoğu zaman yaşam ve çalışma şeklimizle ilgili her şeyi yerinden oynatır. İşte bu yüzden fiyat sistemi çok önemlidir, çünkü fiyatların değişmesi kaynakları kullanan herkesin dikkatini çeker ve harekete geçmesini sağlar.


Daha yeni ve daha iyi ürünler birbiri ardına geliştirildikçe ekonomi de uyum sağlamaya devam eder. Sadece tüketim malları değil, üretici malları açısından da bu böyledir. Ancak bu yalnızca değişimi teşvik etmek ve ardından bu değişimler gerçekleştikçe uyum sağlamaya zorlamak üzere tasarlanmış bir ekonomide, yani erkin girişimcilerin özgür piyasa ekonomisinde gerçekleşir.


Son Sözlerim

Bir kalemin bile aslında ne kadar karmaşık olduğunu kimsenin takdir etmemesi kendi açısından hazindir. Bugün mevcut olan sayısız diğer ürün gibi biz de orada, kalemliklerinizde veya defterlerinizin arasında bir yerde öylece duruyoruz. Kimse nereden geldiğimizi, kökenimizin ne olduğunu, nasıl geliştirildiğimizi ve zaman geçtikçe nasıl daha da iyi olacağımızı gerçekten düşünmüyor. Ne kadar hafife alındığımızı fark etmek benim için üzücü.


Ancak umuyorum ki artık bunu okuduğunuza göre piyasa ekonomimizin işleyişini daha iyi anlayacak ve size girişimci karar alma, fiyat mekanizması ve kâr elde etme arzusunun sağladığı teşviklere dayanan ekonomik sistemimizden kurtulmanız hâlinde daha müreffeh olabileceğinizi söyleyenlere asla kanmayacaksınız. Ve en mühimi de, piyasa ekonomisinin kendi bireysel özgürlüğünüzün de kaynağı olduğunu, biri olmadan diğerine sahip olamayacağınızı fark ettiğinizden emin olacaksınız.


 

Yazar: Fırat Kaan Aşkın
171 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page