top of page

Ekonomi Bilimi

Per L. Bylund - 17.08.2022


Birinci Bölüm: Ekonomi Nedir

Ekonomi bilimi heyecan verici bir alandır.


Eski ekonomi disiplini dünyanın nasıl işlediğini ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Doğal bir düzen olduğunu da göstermiş ve hatta kanıtlamıştır. Görünürdeki kaosta bir yapı vardır. Ekonominin de kendine ait bir yaşamı, bir doğası vardır. Tabii ki bu sadece onu inceleyebileceğimiz ve yöntemlerini öğrenebileceğimiz anlamına gelmez, aynı zamanda onu istediğimiz gibi kurcalamakta özgür olmadığımız ve bizim tercih edebileceğimiz ama onun doğasına uygun olmayan şekillerde çalışmasını sağlayamayacağımız anlamına da gelir. Ekonominin işleyişini sağlayan “yasalar” vardır ve bunlar değişmezdir. Geçtiğimiz üç yüzyıl boyunca ekonomi, bu yasaları tanımlamak, öğrenmek ve anlamakla ilgili olmuştur.


Ekonomiyi anlamanın özü, onun insan eylemleri ve etkileşimleriyle ilgili olduğunu kabul etmektir. Aslında ekonomi, eyleme ve etkileşime geçen insanlardır. Hemen hemen başka hiçbir şey de değildir. Ekonomiyi kaynaklar, makineler, işletmeler ve belki de iş imkânları açısından düşünme eğilimindeyiz. Ancak bu yanıltıcı bir basitleştirmedir. Bunlar önemlidir, ancak hepsi amaçlar doğrultusunda kullanılan araçlardır. Ekonomi, amaçlara ulaşmak için araçları kullanmakla ilgilidir. Başka bir deyişle, isteklerimizi tatmin etmek, bizi olduğundan daha iyi bir duruma getirmek için nasıl hareket ettiğimizdir. Basitçe ifade etmek gerekirse, ekonomi değer yaratmakla ilgilidir.


Araçlarımız sınırlıdır ancak isteklerimiz sınırlı değildir. Elimizdeki az şeyle nasıl mümkün olduğunca çok şey yapabileceğimizi bulmamız gerekir. Eğer bir amacın peşinden gitmeyi seçersek, aynı araçları başka amaçların da peşinden gitmek için kullanamayız. Başka bir deyişle, her zaman bir ödünleşim söz konusudur. Yaptığımız her seçim ve gerçekleştirdiğimiz her eylem, seçim yapmadığımız bir şeyden vazgeçtiğimiz anlamına gelir. Ya arabanızla gezintiye çıkarsınız ya da evde kalırsınız. İkisini aynı anda yapamazsınız. Paranızı bir şeyi satın almak için de kullanabilirsiniz, başka bir şeyi satın almak için de. Ya da paranızı başka bir zaman için saklayabilirsiniz. Ancak aynı para hem bir şey satın almak hem de tasarruf etmek için kullanılamaz. Bir şeyi seçmiş olmanız diğerini seçmediğiniz ve seçemeyeceğiniz anlamına gelir. Bir şeyi diğerine tercih ederek, eylemde bulunarak, şeylerin bizim için değerini sıralarız, yani ekonomize [tasarruflu, idareli] oluruz. Ekonomi hepimizin ekonomik davranmasıdır.


Ekonomi

Ekonomi planlanmamış bir düzendir. Ekonomi, insanlar kendi işlerine baktıklarında, yani uygun gördüğümüz şekilde eylem ve etkileşimde bulunduğumuzda ortaya çıkan şeydir.


On dokuzuncu yüzyıl Fransız ekonomisti Frédéric Bastiat bu durumu çarpıcı bir soruyla açıklığa kavuşturmuştur: “Paris nasıl besleniyor?” Büyük bir şehirde yaşayan Parisliler gıda üretmezler ama yine de bol miktarda gıdaya erişimleri vardır. Buradaki kilit nokta, bunun nasıl gerçekleştiğidir. Sonuçta, Parislilere hangi tür ve miktarda gıdanın ne zaman sunulacağına dair merkezî bir plan mevcut değildir. Çiftçilere ne zaman ne ekeceklerini, hangi ürün için hangi araziyi kullanacaklarını, hangi araçları kullanacaklarını ya da geliştireceklerini veya ürünlerini hangi şehirlerde, kasabalarda ya da pazar meydanlarında ve hangi fiyatlarla satacaklarını söyleyen kimse yoktur. Tüm bunlar kendiliğinden olur. Ekonomi, çiftçilerden şehir halkına kadar herkesin kendi planlarını ve kararlarını verdiği, desentralize [merkeziyetsiz] ve dağıtık bir sistemdir. Yalnızca merkezî bir komutadan gelen emirleri yerine getirmek durumunda değillerdir.¹


Ekonomi biliminin amacı, insanların kendi kararlarını aldıkları, uygun gördükleri şekilde eylemde bulundukları ve etkileşime girdikleri genel sürecin doğası ve işleyişi olan ekonominin tüm şekil ve görünümleriyle nasıl işlediğini anlamaktır. Ekonominin herhangi bir planı ya da planlayıcısı yoktur. Bir hedefi bile yoktur. Ekonomi sadece kendi hâlindedir.


Ama insanların hedefleri vardır. Farklı araçlar kullanarak tatmin etmeye çalıştıkları ihtiyaçları ve istekleri vardır. Bazı şeyler doğa tarafından sağlanır, ancak bunların çoğu insanların bunları üretmek için çaba sarf etmesini gerektirir. Bunlar, sahip olduğumuz istekleri tatmin eden mal ve hizmetlerdir. Üretim ekonominin özüdür: Mümkün olduğunca çok sayıda yüksek değer verilen isteği tatmin etmek için mümkün olduğunca çok araç sağlamakla ilgilidir.


Ekonomik Problem

Üretim bir problemdir. Bu sadece ne kadar kaynağın mevcut olduğu meselesi değildir. Girdi ve çıktı arasında sabit bir ilişki yoktur. Çoğu zaman daha fazla girdinin daha fazla çıktı üretebileceği doğrudur. Ancak inovasyonlar sayesinde girdi başına daha fazla çıktı elde edebiliriz, yani üretkenliği arttırırız. Bu durum, çıktının sadece miktarından değil de değerinden bahsettiğimizde daha bariz bir şekilde ortaya çıkar. Değer asla kendi kendine oluşmaz. Oldukça değersiz olduğu ortaya çıkan bir şeyi üretmek için de çok fazla kaynak kullanılabilir. Eğer bir resim yaparsam, çabamdan ya da ne kadar boya kullandığımdan bağımsız olarak beklenen sonuç çok az değerli olabilecektir. Vincent van Gogh tarafından kullanılan aynı tuval ve boya çok daha değerli bir şey yaratacaktır. Onun imzasını benim resmimin üzerine koymak resmimin değerini artıracaktır. Ancak onun tablosuna benim imzamı atmam tablonun değerini düşürecektir.


Girdiler ve çıktılar arasında var olan tek ilişki, çıktıları üretmek için girdilerin kullanılması gerektiğidir. Yoktan bir şey yaratamayız.


Ekonomik problem aslında başlı başına üretim değil, üretimden tasarruf etmektir. Bu, kullanabileceğimizden daha fazla kaynağa sahip olmadığımız için ortaya çıkan problemle ilgilidir. Bu, diğer bir deyişle, kaynakların kıt olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, kaynaklarımızın -değer açısından- mümkün olan en iyi çıktıyı üretmek için nasıl kullanılabileceğini bulmak bize düşmektedir. Özellikle son birkaç yüzyılda bunu çözme konusunda giderek daha iyi hâle geldik. Binlerce yıl boyunca çok az ilerleme kaydettik, ancak aniden, sanayileşme olarak adlandırılan şeyle birlikte, uluslar üretimdeki atılımlarla kendilerini yoksulluktan kurtarmaya başladılar. Ekonomi bilimine duyulan ilgi de bu gelişmeyle aynı döneme denk gelmektedir.


Adam Smith’in son derece etkili eserinin başlığı da buradan gelmektedir: An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations [Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme]. Bu başlık, ulusal zenginliğin (refahın) bugün dahi ekonomi biliminin merkezinde yer alan şu iki boyutuna dikkat çekmektedir: Zenginliğin doğası ve nedenleri. Zenginliğin doğası, onu nasıl anlamamız gerektiğini, onu neyin oluşturduğunu ve bir sistem olarak ekonominin kişisel tatmin bağlamında değer teorisiyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu ifade eder. Zenginliğin nedenleri ise bu refahı ortaya çıkaran kökenleri ve belirli süreçleri ifade eder. Bunları doğru bir şekilde anlarsak, insanları yoksulluktan kurtarabilir ve daha müreffeh bir toplum yaratabiliriz.


Ekonominin nasıl işlediğini inceleyen ekonomi bilimi, dolayısıyla refahın nasıl yaratıldığının da bilimidir.


Bir Kavrayış Olarak Ekonomi Bilimi

Ekonomist olmak, devam eden bir süreç bağlamında ekonominin öğrencisi olmaktır. Amaç, ekonominin nasıl işlediğini ve doğasını anlamaktır. Bu, ekonomi olarak tanımladığımız evrensel süreçlerin, mekanizmaların ve düzenlerin doğasını ve nedenlerini bulmakla ilgilidir. Buradan refahı ve daha da önemlisi refahın nasıl daha fazla üretilebileceğini ve nasıl daha fazla insanın bundan faydalanabileceğini öğreniriz.


Ekonominin nasıl işlediğine dair bir kavrayış oluşturmak için, ekonominin var olduğu ve bir düzeni olduğu -bir doğası olduğu- gerçeği karşısında alçakgönüllü olmalıyız. Ekonomistin görevi geleceğin özelliklerini tahmin etmek değil, gözlemleyebildiğimiz ekonomik çıktı ve sonuçları üretmiş altta yatan süreçleri ortaya çıkarmaktır. Başka bir deyişle, toplam ekonomik olguları ve davranışları anlamak için bir mantık, bir ekonomi teorisi geliştirmeliyiz. Ekonomi bilimi, ekonomi hakkında nasıl düşünüleceğine ve akıl yürütüleceğine, neler olup bittiğinin nasıl anlamlandırılacağına dair bir çerçevedir. Dilerseniz buna bir “sezgi” de diyebilirsiniz.


Buradan, ekonomi bilimini öğrenmenin temelde ekonomi okuryazarlığı kazanmakla ilgili olduğu ve böylece parçası olduğumuz dünyayı daha iyi anlayabileceğimiz sonucu çıkar. Gerçek dünya, resmîleştirilmiş modellerde karşımıza çıkan icat edilmiş dünya değildir. Ludwig von Mises’in dediği gibi, “Ekonomi bilimi, sadece tanrıların olabileceği gibi her şeyi bilen ve mükemmel olan ideal varlıklarla değil, kendi hâlinde, zayıf ve hataya açık olan gerçek insanla ilgilenir.” Evet, tam olarak öyle.


İkinci Bölüm:

Ekonomi Teorisi

Diğer bilimler ve araştırma alanları gibi ekonomi de bir teori bütünüdür. Teori, bir şeyi anlamamızı sağlayan açıklamalar dizisidir. Ekonomi teorisi, bir ekonominin nasıl işlediğini anlamamızı sağlar. Ekonomi teorisi, ekonomik olguların anlamını, etkisini, kökenini ve evrimini anlayabilmemiz için ekonominin işleyişini bir bütün olarak açıklar.


Teorinin güvenilir ve faydalı olabilmesi için bütünlüklü ve tutarlı bir tablo ortaya koyması gerekir. Eğer sağlamıyorsa, o zaman bazı açıklamaları çelişkilidir. Çelişkiler bir şeylerin yanlış olduğunun işaretidir. Dolayısıyla, bir teorinin gövdesi mantıksal olarak katı olmalı ve tutarlı bir bütün oluşturmalıdır. Bu, dayandığı temel varsayımlarla tutarlı olması gerektiği anlamına gelir, yani ilk ilkelere tamamen sadık olmalıdır.


Ancak bu ilkelerin kendileri kusurluysa, ilk ilkelere dayalı tutarlı bir bütün üretmek yeterli değildir. Sonuçta, hatalı varsayımlara dayanarak içsel tutarlılığı olan bir teori üretmek de mümkündür. Bu tür sistemler tutarlı oldukları için çok ikna edici görünebilirler, ancak yine de sahici bir anlayış sağlamakta başarısız olurlar çünkü her açıklama doğru olmayan ve hatta belki de makul ve mantıklı olmayan bir şeye dayanır. Nitekim kâğıdın demirden daha sağlam olduğuna inanan bir mühendis tarafından tasarlanan bir köprüden geçmek istemezsiniz. Kullanılan matematiğin ne kadar doğru olduğu ya da tasarımın ne kadar sofistike olduğu önemli değildir; zira varsayım yanlıştır ve bu nedenle köprü güvenilir olamaz. Tüm hesaplamalar doğru olsa bile öngörülen ağırlığı taşıyamaz. Aynı şey ekonomi teorisi için de geçerlidir: Teori sağlam ilkeler ve geçerli varsayımlar üzerine inşa edilmelidir.


Sonuç olarak, bir teorinin dünyanın nasıl işlediğini düzgün bir şekilde açıklayabilmesi için, kendi içinde tutarlı olması ve doğru varsayımlara dayanması gerekir. Bir teori bu kriterlerden yalnızca birini karşılasa bile yine de dünyayı gerçekten anlamamızı sağlayamaz; her ikisini de karşılaması şarttır.


Başlangıç Noktası

Ekonomi bilimi, amaçlı davranış olarak insan eylemi kavramına dayanır. Bunun anlamı, insanların eylemde bulunduklarında bir şeyi elde etmeye çabalıyor olmalarıdır. Bu, her zaman hatasız oldukları ya da (her ne ise) “doğru olanı” yaptıkları anlamına gelmez. Bu, bir şeyi elde etmeye çalışmalarının temelinde beklenen sonuca bir şekilde değer vermelerinin yattığı anlamına gelir. Neye değer verdikleri, neden değer verdikleri ve bunu yapmanın makul ya da rasyonel olup olmadığı önemsizdir. Bu tür şeyler ekonomi teorisinin kapsamı dışındadır. Burada aslolan, eylemlerinin beklenen sonuç tarafından motive edilmesidir.


Ekonomi biliminin insanların neden bazı şeylere değer verip diğerlerine vermediğiyle ilgilenmemesi garip görünebilir. Ancak bu böyledir. İnsanların düşleri, hayalleri ve tasavvurları ancak eyleme geçirildikleri takdirde ekonomik bir anlam taşır. Sonuçta, eyleme dökmediğiniz bir hayale sahipseniz, onu gerçekleştirmiyorsunuz demektir. Sadece bir hayal olarak kalmaya devam eder. Hayalin kendisi dünyada hiçbir fark yaratmaz; sadece istemek onu gerçek yapmaz.


Dolayısıyla eylem, sosyal gerçekliği incelemek için oldukça mantıklı bir başlangıç noktasıdır. Bizler ancak eylemde bulunarak dünyada değişiklikler yapabiliriz.


İnsan Eylemini Açığa Çıkarmak

Eylemi olduğu gibi, yani amaçlı davranış olarak kabul etmek şaşırtıcı derecede etkilidir. Bize insan ilişkileri hakkında çoğu insanın mümkün olduğunu düşündüğünün çok ötesinde içgörüler ve kavrayışlar sağlar. Nitekim ekonomist Ludwig von Mises de ekonomi teorisinin bu basit kavramdan türetilebileceğini göstermiştir.


İnsan eylemlerinin ne anlama geldiğini detaylandırarak dünya hakkında ne tür şeyler öğrenebileceğimize bir bakalım. Eylemlerin eylemde bulunan kişi için anlamlı olan bir amaç doğrultusunda yapıldığına daha önce işaret etmiştik. Eylemlerin, eylemde bulunan kişinin faydalı olduğunu düşündüğü bir şeye -bir sonuca veya çıktıya- ulaşmaya yönelik olduğunu biliyoruz. Başka bir deyişle, eylemler eylemde bulunan kişinin kişisel olarak değer verdiği bir şeyi elde etmeye yöneliktir.


Eylemde bulunan kişiler bir şey elde etmeye çalıştıklarına göre, o şeyi hâlihazırda elde etmemiş kişilerdir ve hâlihazırda olduklarından daha iyi bir duruma gelmek için eylemde bulunmaktalardır. Sonuç olarak, eylemde bulunanların sahip olmadıkları ancak kendilerini daha iyi bir duruma getireceğine inandıkları bir eylemde bulunarak elde edebileceklerini düşündükleri şeyleri istedikleri çıkarımını yapabiliriz. Başka bir deyişle, eylemler esasen nedenseldir: Belirli bir değişikliği gerçekleştirebileceğimize inandığımız için eyleme geçeriz.


Ayrıca eylemde bulunan kişilerin eylemlerinin sonuca ulaşmanın en iyi ya da tek yolu olduğunu düşündükleri kanısına da varıyoruz. Aksi takdirde neden bu eylemi gerçekleştirsinler ki? Bunu hâlihazırda yapmamış olmaları ya bu olasılığın farkında olmadıklarını, ya bu konuda eyleme geçecek araçlardan yoksun olduklarını ya da diğer amaçları daha üst sıralarda tuttuklarını göstermektedir. Tüm bunlar kıtlığa, yani duyulan tüm arzuları tatmin etmek için yeterli araç olmadığına ve eylemde bulunan kişinin tercih yaptığına işaret eder. Eylemde bulunan kişinin tercih yapmak zorunda olması, ödünleşim yapmak zorunda olduğu anlamına gelir. Başka bir deyişle, eylemde bulunan kişi ekonomize, yani tasarruflu olmak durumundadır.


Ayrıca, insan eyleminin aslında her zaman kişisel olarak değer verilen bir amaç tarafından motive edilen ve bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen bireysel bir eylem olduğu sonucuna varabiliriz. Diğer bireylerin de aklında aynı sonuç olabilir ve bir eylemin uygulanabilir olması için iş birliği gerekebilir, ancak bu her bir kişinin eylemde bulunduğu gerçeğini değiştirmez. İnsanlar birlikte hareket etmeyi seçebilirler, ancak bunlar bireysel seçimlerdir. Grubun kendisi harekete geçmez. Dört kişinin bir piyanoyu kaldırmak ve hareket ettirmek için iş birliği yapması, piyanoyu grubun kaldırdığı anlamına gelmez, dört kişinin bu ortak amaç doğrultusunda bireysel çabalarını koordine ettiği anlamına gelir. Başka bir deyişle, ekonomi metodolojik olarak bireycidir.


Ticari firmalar, gruplar ve hükümetler gibi şeyler vardır ve insanların nasıl hareket ettikleri üzerinde gerçek bir etkiye sahiptir. Ancak firmaların, grupların ve hükümetlerin içindeki insanların da bireysel eylemlerde bulunduğu gerçeğini kabul etmeden bu eylemlerin nasıl gerçekleştiğini anlayamayız. Bunu kabul ederek, gruplar dâhilinde eylemde bulunan kişilerin grubun belirtilen hedefleriyle çelişen hedefleri olabileceğini ve bu nedenle gerilimler yaşanabileceğini ve bazı kişilerin grubun belirtilen hedeflerini baltalayacak şekilde hareket edebileceğini anlarız. Bu içgörü, grubun kendisinin eylemde bulunduğunu varsaymış olsaydık mümkün olmazdı.


Eylem Aksiyomunun Dâhiyaneliği

Ekonomi bilimi, ekonomiyi oluşturan süreçleri ortaya çıkarmak için mantıksal akıl yürütmeyi kullanır ve eylem motivasyonunun kişisel olduğunu, yani değerin subjektif [öznel] olduğunu kabul eder. Değerin subjektifliği, ekonomistlere fiyatları marj [faydalılık sınırı] üzerindeki kişisel değerlemelerin bir sonucu olarak açıklayan gerçekçi ve güvenilir bir teori formüle etme olanağı tanır. Bireyler eylemler arasında tercih yaptıklarından, seçeneklerini sıralamak zorundalardır. Bunu subjektif olarak, eylemin sonucunun kendilerine sağlayacağını bekledikleri değere dayanarak yaparlar.


Hiçbir şeyin kendi içinde değeri yoktur; onlara ancak bize sağlayabileceklerini düşündüğümüz tatmin için değer veririz. Çölde içilen bir bardak su, evde koltukta aylaklık ederken içilen bir bardak sudan muhtemelen daha tatmin edicidir. Neden mi? Çünkü şeylere içinde bulunduğumuz durumda bize sağlayabilecekleri tatmine göre değer veririz. Koltukta aylaklık ederken, bir bardak sudan elde edebileceğimiz maksimum doyum ve tatmin, çölde su ihtiyacımızı karşılamaya ve hayatta kalmaya çalışırken elde edebileceğimiz kadar yüksek değildir. Ayrıca bir şeyin ne kadar fazlasına sahip olursak, bir diğerini kullanmanın verdiği tatmin de o kadar azalır. Aslında, bir şeyin her bir birimi, son (marjinal) biriminden alabileceğimiz tatmine göre değerlenir. Yani herhangi bir durumda, eğer üç bardak suyumuz varsa, her birine iki bardak suyumuzun olduğu durumdan daha az, ama dört bardak suyumuzun olduğu durumdan daha fazla değer veririz. Çünkü herhangi bir bardağın bizim için değeri, katkıda bulunduğu tatmin kadardır, yani en düşük ve marjinal değere sahiptir. Bu nedenle bir şeyden kaç tane sahip olduğumuza ve bu şeylerin bizim için ne kadar önemli olduğuna, yani onlardan ne tür tatminler beklediğimize bağlı olarak farklı şekillerde eylemde bulunuruz.


Başka bir deyişle, eylem kafamızdaki subjektif değerlemeleri, yani eylemlerimizin olası sonuçlarına ilişkin sıralamalarımızı zihnimizin dışında var olan şeylere bağlar. Eylem, ölçülemeyen kişisel değerlemeler ile gerçek dünyadaki sonuçlar arasındaki köprüdür. Eylemin ekonomik akıl yürütme ve muhakemenin başlangıç noktası olarak anlaşılmasıyla, değerin subjektif olduğu gerçeği, mal ve hizmet üretimi ile diğer ekonomik olguların anlaşılması açısından hiçbir problem teşkil etmez. İnsanların neye ya da neden değer verdiğini bilmek zorunda değiliz, sadece değer verdiklerini ve buna göre hareket ettiklerini bilmeliyiz.


Kaynak tahsisi, piyasa fiyatları, iş döngüleri gibi tüm ekonomik olgular, her zaman amaçlı ve ekonomize [tasarruflu] olduğunu bildiğimiz insan eylemlerinin sonuçlarıdır. Dolayısıyla ekonomi biliminin görevi, ekonomiyi ve içerdiği her şeyi asli neden olan eylem perspektifinden anlamaktır.


Üçüncü Bölüm:

Ekonomi Bilimi Nasıl Yapılır

Ekonomi bilimi genellikle “ideolojik” olmakla -serbest piyasaları desteklemekle- suçlanır. Bu bir yanlış anlaşılmadır.


Ekonomi biliminde serbest piyasa bir modeldir, yani analitik bir araçtır. Karmaşık durumları ve etkileri kapsam dışı bırakır ve diğer etkilerle karıştırılmamaları için temel ekonomik olguları kendi başlarına incelememize olanak tanır. Bizler ekonomi biliminde ekonomik güçlerin doğasını ve ilişkilerini anlamakla ilgileniriz. Başka bir deyişle, örneğin regülasyonlar gibi ekonomiyi engelleyen, insanların davranışlarına ve dolayısıyla ekonomik sonuçlara ve çıktılara müdahaleyle baskı yapan unsurları dışlarız. Sonuç, sadece ekonomik güçlerin, yani bir “serbest piyasanın” devrede olduğu bir ekonomidir.


Serbest piyasa modeli, fizikte serbest düşüş hâlindeki cisimleri incelemekle aynı amaca hizmet eder. Serbest düşüş modeli, yerçekiminin etkilerini incelemek için hava direnci gibi şeyleri dışlar. Yerçekimi etkisini, nesneler üzerinde etkisi olan ve yerçekimi etkisine ekleme ya da çıkarma yapabilen diğer kuvvetlerden ayırmadan incelemek mümkün değildir. Ekonomi bilimi de başka şeylerin etkisi olmaksızın ekonomik güçleri incelemek için engellenmemiş, müdahale edilmemiş veya serbest piyasa modelini aynı şekilde kullanır. Ekonomi üzerindeki etkileri incelemeden önce ekonominin kendisinin nasıl işlediğini bilmemiz gerekir.


Ekonomi bilimi, serbest piyasaları, fiziğin serbest düşüşü teşvik ettiği kadar teşvik eder ve savunur. Ekonomik akıl yürütme serbest piyasa modeli olmadan yapılamaz.


Mübadelenin Anlamı

Ekonomi bilimi, ekonomik akıl yürütmeye, yani “neden olur?”, “neden olmaz?” ve “ne zaman olur?”, “ne zaman olmaz?” sorularına yanıt bulmak için mantık kullanmaya dayanır. Gördüklerimizi bu şekilde anlamlandırır ve altta yatan ekonomik süreçleri ortaya çıkarırız. Adam ve Beth adlı iki birey arasındaki basit bir mübadele işlemi örneğiyle açıklayalım.


Diyelim ki Adam Beth’e bir elma veriyor ve Beth de karşılığında Adam’a bir litre süt veriyor. Bu mübadeleyi analiz etmenin iki yolu vardır. Birincisi, mübadeleyi gerçek hayatta gözlemleyerek ve mübadele öncesinde, esnasında ve sonrasında “nesnel”, yani ölçülebilir veriler toplayarak ampirik olarak incelemektir. Bu verileri kullanarak neler olduğunu tanımlayabilir ve bir açıklama arayabiliriz.


Bu yöntemin ekonomik akıl yürütme açısından mübadelenin anlamını anlamak için ne kadar uygunsuz olduğunu görmek için ayrıntılara girmeye gerek duymuyoruz. Bu mübadeleyi ampirik olarak ayrıntılı bir şekilde incelesek bile, elmanın neden Adam’dan Beth’e geçtiğini, sütün neden Beth’ten Adam’a geçtiğini ya da bu iki transferin birbiriyle ilişkili olup olmadığını ortaya çıkaramayız. Gözlemlenebilir verilerin hiçbir anlamı yoktur; bize kimin neye ne zaman sahip olduğuna dair çıplak gözlemlenebilir gerçeklere ek olarak hiçbir şey söyleyemezler. Kesin konuşmak gerekirse, veriler bize bir mübadele olduğunu bile söyleyemez.


Ekonomi bilimi, “Adam’da elma, Beth’de süt var” ve bir dakika sonra “Beth’de elma, Adam’da süt var” gibi açıklamalar sunmaktan daha fazlasını içermektedir. Ekonomi bilimi, bunun bir mübadele olduğunu ve mübadeleye katılan taraflar için mübadelenin ne anlama geldiğini anlamakla ilgilidir. Bunun bir anlamı olması gerektiğini biliyoruz çünkü bunu yapmayı tercih ettiler. Mübadele basitçe belirli dış uyarıcıların sonucu değildir. Ayrıca mübadele otomatik değildir; kendi kendine gerçekleşmez.


Ancak bunu incelemek için Adam ve Beth’in ne yaptığına dair anlayışımızdan yola çıkmalıyız. Başka bir deyişle, a priori anlayış dediğimiz şeyi kullanarak, her ikisinin de aslında eylemde bulunduğunu ve dolayısıyla bir şeyi başarmaya çalıştıklarını kabul ederiz. Ludwig von Mises’in de bize hatırlattığı gibi, insan eylemi amaçlı bir davranıştır.


Bu anlayışla, bunun aslında bir mübadele olduğunu kolayca görebiliriz: Adam elmasını Beth’in sütüyle takas etti. Adam ve Beth malları değiş tokuş ettikleri için, -biri zorlanmadığı ya da dolandırılmadığı sürece- her ikisinin de karşılığında aldıklarıyla daha iyi durumda olmayı umduklarını da biliyoruz. Yani, Adam süte elmadan daha fazla değer verdiği için ve Beth de elmaya sütten daha fazla değer verdiği için bu mübadeleyi gerçekleştirmişlerdir.


Bu sonuç apaçık görünebilir ve görünmelidir de: Hepimiz, daha değerli olmasını düşündüğümüz ve umduğumuz bir sonuca ulaşmak için amaçlı bir girişim olarak insan eylemine ilişkin bu temel anlayışa sahibiz. Bir değişiklik istediğimiz ve bu değişikliğin bir anlamda daha iyi olacağını düşündüğümüz için eyleme geçeriz.


Bu temel anlayışa dayanarak Adam ve Beth’in mübadelesini anlamak mümkün olmuştur. Onların değer yargılarına katılmayabiliriz, tabii buna gerek de yoktur. Ancak gönüllü mübadelenin tarafların “arzu ve ihtiyaçlarının karşılıklı örtüşmesine” [double coincidence of wants] dayanması gerektiğini, yani hem Adam’ın hem de Beth’in mübadele sonucunda daha iyi bir duruma gelmeyi beklediklerini (aksi takdirde bunu yapmayı tercih etmeyeceklerini) anlamış oluyoruz.


Fiyat ve Değer

Örneğimizde Adam ve Beth bir serbest piyasa işlemi olan ekonomik mübadelelerinde herhangi bir engelle karşılaşmamışlardır. Bu oldukça basitleştirilmiş bir örnek, ancak basitleştirmek bir sorun değildir. Hatta bu bir avantajdır çünkü temel süreçleri ve mekanizmaları tespit edebilmemizi sağlar. Mübadele örneğini regülasyonlar, lisans zorunlulukları, yasal tanımlar, sağlık yönergeleri, vergiler vs. ile karmaşıklaştırarak ilave bir anlayış kazanmış olmayız. Zira bunları dâhil etmek gerçekte neler olup bittiğini anlamamızı daha da zorlaştırırdı. Ne de olsa Adam ve Beth’in karar verme süreçlerini etkileyebilecek çok fazla şey işin içine girecekti.


Dolayısıyla mübadeleyi, karmaşık etkenler olmadan sadece bir mübadele olarak incelemek mantıklıdır, böylece mübadelenin anlamını gerektiği gibi kavrayabiliriz. Bu aynı zamanda, sonucu nasıl değiştirdiklerini görmek için daha fazla etken ilave edebileceğimiz ve bu etkenlerin mübadele ile nasıl ilişkili olduğunu veya mübadeleyi nasıl etkilediğini öğrenebileceğimiz anlamına gelir. Bunu adım adım, çekirdekten başlayarak ve daha sonra ilave etkenler ekleyerek yaparız. Eğer mübadelenin kendisini anlamazsak, diğer şeylerin onu nasıl etkilediğini de anlayamayız.


Belki de Beth, Adam’ın bahçesinde yetiştirdiği elmaları gerçekten beğenen ve tek bir elma almak için bir galon [yaklaşık dört litre] sütü takas etmeyi göze alan bir mandıra işletmecisidir. Kim bilir belki de Adam’ın elmalarının bu denli iyi olduğunu düşünüyordur. Bu nedenle bir litre süt ile “ödeme yapmak” onun için büyük bir anlaşma olmuştur. Bu mübadeleyi uygun bulmasına şaşmamalı!


Ama aynı şey tam tersi için de geçerlidir. Adam’ın da bir litre sütü mübadeleyi gerçekleştirmek için iyi bir “fiyat” olarak gördüğü sonucuna varmalıyız. Yani Adam, Beth’in bir litre sütüne bir elmadan daha fazla değer vermektedir. Eğer öyle olmasaydı, bu mübadele gerçekleşmezdi. Dolayısıyla Adam’ın elma karşılığında daha fazla -dört kat daha fazla- süt alabileceği doğru olsa da aldığı bir litre besbelli ki onun için bu mübadeleyi değerli kılmaktadır. Belki bir litre süt için iki elma ödemeyi de göze alabilirdi. Dolayısıyla sadece bir elma ödemek, kişisel değerlemesi açısından yine de iyi bir anlaşmadır.


Ancak Adam ve Beth’in gerçek değerlemelerini bilmemize gerek yok. Aslında bunu kendilerinin de bilmesine gerek yoktur. Önemli olan tek şey, her ikisinin de bu mübadeleyi “buna değer” bulmasıdır. Ödedikleri “fiyat”, karşılığında elde edecekleri şeye ilişkin değerlemelerinden daha yüksek olmayacaktır. Örneğin, Adam bir elma karşılığında beş litre sütün altında hiçbir şeyi kabul etmeyecek olsaydı, o zaman hiçbir mübadele gerçekleşmezdi. Çünkü Beth’in bakış açısına göre buna değmezdi.


Çok mu basit görünüyor? Evet, ancak bir mübadelenin gerçekleşmesi için ne olması gerektiğini detaylandırarak çok şey öğrenmiş olduk. Mübadele için gerekli koşulları belirledik (her iki taraf da bundan kazanç elde etmeyi bekleyecektir, her ikisinin de ödediği “fiyat” da karşılığında elde edecekleri şeye dair kendi değerlemelerinden daha yüksek olamayacaktır) ve karşılıklı kazanç amaçlı olması gereken gönüllü mübadele ile gönülsüz transfer (hırsızlık gibi) arasında ayrım yaptık. Gönülsüz transfer konusunu detaylandırmamış olsak da taraflardan birinin ya da her ikisinin de zorlanmadıkça, bir şekilde kandırılmadıkça veya işin içinde dolandırıcılık yoksa kendi çıkarlarına olmayan bir mübadeleyi yapmayacaklarını öngörmek kolaydır.


Fiyat Mekanizması

Şimdi de örneğimize üçüncü bir kişiyi, armut yetiştiren Charlie’yi ekleyelim. Beth bu alışılmışın dışındaki lezzeti çok beğenir ve bir sepet armut karşılığında tüm sütünü memnuniyetle takas eder. Yani on beş armut için üç galon [yaklaşık on iki litre] sütle ödeme yapar. Daha sonra Adam gelir ve Beth ile dünkü alışverişi tekrarlamaya çalışır, ancak Beth’in sütü çoktan bitmiştir. Ertesi gün Adam, Charlie hepsini almadan önce süt “satın alma” şansı elde etmek için Beth’i daha erken ziyaret eder. Beth, Charlie’nin armutlarını elmalardan daha çok sever, ancak Adam Beth’e bir litre süt karşılığında iki elma teklif etmeye hazır olduğunu söyler. Sütü artık eskisinden iki kat daha fazla elma satın almasına olanak tanıdığı için Beth bu teklifi dikkate alır.


Bu basit örnek artık fiyat mekanizmasının nasıl işlediğini anlamamızı sağlamaktadır. Fiyatlar değişim [mübadele] oranlarıdır. Rastgele değil, insanların farklı mallar hakkındaki değer sıralamasına göre belirlenirler. Fiyatların nereye varabileceğine dair sınırlar olduğunu görebiliriz. Beth’in sınırı da elma başına bir galon süttür. Daha fazla ödemenin buna değmeyeceğini düşünmektedir. Ancak armutla takas etme fırsatı doğunca, Beth artık elmaları bir litre süt fiyatına bile almaya değer görmemektedir. Nitekim dün sadece armut almasından da bu anlaşılabilir. Bir elmaya verdiği değer değişmemiş olabilir, ama armut alabileceği anlaşmaya daha fazla değer biçmektedir. Satın alma kararlarımız bu tür değer

karşılaştırmalarına dayanır. Bunlar görecelidir: En çok değer verdiğimiz şeyin peşinden gideriz ve ödediğimiz fiyatlar, elde ettiğimiz şeye ve ödeme olarak sunduğumuz şeye ilişkin değerlememizle sınırlıdır.


Adam, Beth ve Charlie’nin mevcut değerlemeleri göz önüne alındığında, elma, armut ve süt arasındaki serbest piyasa değişim oranlarının (fiyatlarının) ne olacağını belirlemek için bu örneği kullanabiliriz. Beth’e göre bir litre sütle bir elmayı takas etmeye değer. Ancak bir galon süt karşılığında beş armut alabiliyorsa bu onun için daha iyi bir anlaşma olacaktır. Adam ise şimdi her bir litre süt için iki elma teklif ediyor ve Beth de bunu değerlendiriyor. Eğer teklifi kabul ederse, Beth’in her bir armuda bir ile iki elma arasında bir değer biçtiği anlaşılıyor. Beth’in elma ve armuda yönelik beğenisinin değişmediğini varsaysak bile bundan daha kesin konuşamayız. Yapabileceğimiz şey, zaman içindeki değişim oranlarını kayda geçirmektedir. Birinci gün bir litre süt karşılığında bir elma, ikinci gün bir galon süt karşılığında beş armut ve üçüncü gün bir litre süt karşılığında iki elma mübadele edilmiş gibi görünüyor. Ancak üç kişinin değerlemelerinin sınırları ya da zaman içinde nasıl değişmiş olabilecekleri hakkında hiçbir şey gözlemlemedik ve bilmiyoruz.


İşte fiyatların mantığı budur. Daha fazla insan ve daha fazla mal eklediğinizde herkesi ve her şeyi takip etmek daha zor olacaktır. Ancak mekanizma aynıdır. Fiyatlar değişim oranlarıdır. Bu, herkes mallardan birini, örneğin parayı, ortak mübadele aracı olarak kullanmaya başlasa bile geçerlidir. Eğer herkes malların fiyatlarını, onları satın almak için ne kadar süt gerektiği cinsinden ifade etmeye başlarsa, o zaman fiyatları karşılaştırmak çok daha kolay olacaktır. Ancak fiyatlar hâlâ değişim oranlarıdır ve mübadeleler hâlâ karşılıklı kazanç içindir.


Adım Adım Metot

Adam, Beth ve Charlie örneğinden edindiğimiz önemli bilgilerin neredeyse tamamı gözleme değil, insan eylemlerine ilişkin önceki anlayışımıza dayanmaktadır. Değer verdiğimiz bir şeyi elde etmek için eylemde bulunduğumuzu ve karşılıklı kazanç için başkalarıyla mübadeleye giriştiğimizi anladığımız için Adam, Beth ve Charlie’nin mübadelelerinin anlamını ve belirledikleri değişim oranlarını ortaya çıkarabiliriz. Sadece kimin ne zaman neye sahip olduğunu ve belki de mübadelenin “mekaniğini” gözlemlemek, neler olup bittiğini anlamak için yeterli değildir. Benzer şekilde, genel olarak ekonomide de iki gözlem yapıp bunlar arasındaki farka neden olan süreçleri öğrenmiş gibi davranamayız. Gerçekte neler olup bittiğini ortaya çıkarmak için eylem mantığı içinde adım atmamız gerekir.


Şimdi biraz ilerleyelim ve bir para ekonomisi örneğini ele alalım (parayı altıncı bölümde tartışacağız). Paranın belirli bir satın alma gücü vardır: Farklı mal türlerini satın almak için spesifik miktarlarda para gereklidir. Hem geçmişte hem de günümüzde pek çok ekonomist, para arzının (piyasada mevcut olan para miktarının) malların fiyatlarını etkilediğini haklı olarak iddia etmektedir. Yeni para yaratıldıkça, aynı sayıda malı satın almak için daha fazla para bulunur, bu nedenle parasal fiyatlar yükselme eğilimindedir. Eğer satın alınabilecek mal sayısı aynıysa ama buna karşılık para arzı düşüyorsa, o zaman para bulmak daha zordur, dolayısıyla parasal fiyatlar da düşme eğilimindedir.


Ancak bu, para arzı ile mal fiyatları arasında orantılı bir ilişki olduğu sonucuna varabileceğimiz anlamına gelmez. Para arzını iki katına çıkarmak tüm fiyatları iki katına çıkarmayacaktır. Aslında, sihirli bir şekilde tüm parayı bir gecede iki katına çıkarsak ve insanlar ertesi gün uyandıklarında her banka hesabındaki, cüzdandaki ve yastık altındaki para miktarının iki katına çıktığını görseler bile, yine de tüm malların fiyatlarının iki katına çıkacağını söyleyemeyiz. Peki neden söyleyemeyiz? Çünkü insanlar nakit paralarının iki katına çıkmasına aynı şekilde ya da aynı anda tepki vermezler. Yeni fiyatlar, tıpkı eskisi gibi, insanların eylemleri tarafından belirlenecektir.


Doğru düzgün bir ekonomik akıl yürütme kullanmak için, zaman içinde ve sırayla meydana gelen değişiklikleri tam olarak hesaba katmak üzere mantığı adım adım gözden geçirmeliyiz. Fiyatların, arz (satışa ne kadar sunulduğu) ve talep (insanların ne kadar satın almaya istekli olduğu) temelinde belirlenen değişim oranları olduğunu biliyoruz. Ancak bir kişinin elindeki nakit parayı iki katına çıkarması, aynı mallardan satın alımlarını iki katına çıkaracağı anlamına gelmez. Bunun yerine, her zaman mevcut diğer mallara göre arzu ve ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayan malları satın almak üzere eylemde bulunacaklardır.


Başka bir deyişle, eğer insanlar ellerindeki nakit iki katına çıkmadan önce iki kilo tereyağı satın almışlarsa, dört kilo tereyağı satın almalarını beklememiz için hiçbir neden yoktur. İsteklerini üçüncü ve dördüncü kilo tereyağından daha fazla tatmin edecek başka mallar olması ve bunun yerine bunları satın almak için eyleme geçmeleri daha muhtemeldir. Ne de olsa daha önce üçüncü kilo tereyağını almamalarının altında yatan bir neden vardır. Öğrenmiş olduğumuz üzere, her durumda bireyler kendileri için en değerli olduğunu düşündükleri amaçlarının peşinden gideceklerdir.


Tıpkı yukarıdaki örnekte Beth’in armutları elmalara tercih etmesi ve Adam ona daha iyi bir teklif sunduğunda elmaları armutlara tercih etmesi gibi. Daha fazla parayla uyanan insanlar, kendilerini en iyi duruma getireceğini düşündükleri satın alımların peşinden gideceklerdir. Bazıları sadece aynısından daha fazla satın almayı seçebilir; diğerleri her zaman satın aldıklarına ek olarak başka şeyler satın almayı seçebilir; ancak başkaları da tamamen farklı şeyler satın alacaktır. Bu da satışa sunulan belirli mallara olan talebin farklı şekillerde değişeceği anlamına gelir: Yani bazı mallara olan talep artar, bazılarına olan talep azalır, bazılarında ise hiç değişiklik olmaz ya da çok az değişiklik olur. Bu da piyasa fiyatlarını değiştirir. Artan talep bazı malların fiyatlarının yükselmesine neden olurken, bazılarının fiyatlarının da düşmesine neden olacaktır.


Bireyler her zaman aynı anda eyleme geçmez: Bazıları daha erken ve fiyatlar ayarlanmadan önce harekete geçecektir, bu da malların fiyatları göz önüne alındığında satın alma güçlerinin aslında iki katına çıktığı anlamına gelir. Gerçek satın alımları (talepleri) satın aldıkları malların fiyatlarını etkileyecektir, bu da daha sonra eyleme geçenlerin daha önce eyleme geçenlerin satın almayı tercih ettiği mallar için daha yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalabileceği anlamına gelir. Fiyatlar matematiksel bir formülle değil, insanların eylemleriyle belirlenir.


Yukarıdaki insanların erken eyleme geçtiklerini ancak fazladan paralarıyla iki kilo daha tereyağı almayı tercih etmediklerini varsayalım. Bunun yerine şekere harcamış olsunlar. Bu, daha sonra eyleme geçenler satın almak istediğinde bu şekerin zaten satılmış olduğu anlamına gelir. Geriye satılık ne kadar şeker kalırsa kalsın daha azdır ve ihtiyatlı mağaza sahibi talepteki bu ani artıştan yararlanmak için fiyatı yükseltebilir. Sonuç olarak, daha sonra eylemde bulunanlar daha önce eylemde bulunanlardan farklı fiyat durumlarıyla karşı karşıya kalacaktır; bazı fiyatlar daha yüksek olurken bazıları olmayacaktır ve belki de bazıları normalde olması gerekenden daha düşük olacaktır. Eylemde bulunanların eylemleri, karşı karşıya kaldıkları belirli mübadelelerin sonuçlarına bağlı olacaktır, bununla birlikte insanların genel olarak eylemlerinin gizemli bir şekilde dengeleneceğini ve tüm fiyatların bir gün önceki fiyatların tam olarak iki katına çıkacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, genel olarak fiyatların yükselme eğiliminde olacağıdır çünkü daha fazla para vardır ama daha fazla mal yoktur. Fakat tüm malların fiyatları para arzıyla orantılı olarak da artmayacaktır.


Bu adım adım analiz, para miktarını iki katına çıkarmanın tüm fiyatları iki katına çıkaracağı şeklindeki yaygın çıkarımın yersiz ve temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır. Fiyatlar eşit olmayan bir şekilde ve farklı zamanlarda ayarlanır. Sonuç olarak, paranın ekonomide “nötr” olduğunu söylemek bir hata olacaktır. Sihirli bir para bile nötr değildir.


Sosyal Bir Bilim Olarak Ekonomi Bilimi

Ekonomik akıl yürütmenin adım adım analizi, ekonomi bilimi gibi sosyal bilimler ile kimya veya jeoloji gibi doğa bilimleri arasındaki önemli bir farkı vurgulamaktadır. Sosyal olguları anlamak için gözlem ve ölçüme güvenemeyeceğimiz gibi, statik analizlere ya da toplam büyüklüklere de güvenemeyiz. Ekonomiyi bir süreç -evrim geçiren karmaşık adaptif bir sistem- olarak görmek ve zaman içinde gelişen süreçleri ve gerçek etkileri ortaya çıkarmak için mantık çerçevesinde adım adım ilerlemek gerekir.


Bu, sosyal bilimlerdeki teorinin, doğa bilimlerindeki kullanımından farklı özel bir rolü ve anlamı olduğu anlamına gelir. Teori gözlemden önce gelir ve gördüklerimizi anlamlandırmamızı sağlar, bunun tersi söz konusu değildir. Teori, altta yatan süreçleri ortaya çıkararak gördüklerimizi anlamamız için bize bir çerçeve sağlar, ancak kesin sonuçları tahmin etmek için kullanılamaz. Doğa bilimlerinde olduğu gibi öngörülerde bulunmak için insanların gerçek subjektif değerlemelerini bilmemiz, ne gördüklerini ve içinde bulundukları durumu nasıl anladıklarını görmemiz gerekir. Ancak bunların hiçbiri gözlemci olarak bizim elimizde mevcut olamaz.


Sonuç olarak, sosyal bilimler ve dolayısıyla ekonomi bilimi, doğa bilimlerinden farklı bir anlayışla zorunlu olarak teoriktir. Teori, insan eyleminden mantıksal olarak türetilebilecek şeyleri kapsar -bu, eylemde bulunmanın ne anlama geldiğine dair anlayışımıza dayalı olarak tüm sosyal olguları açıklamamızdır. Sonuçta, tüm sosyal olguların ortak bir özelliği vardır: Tüm bunlar insanların eylemlerinin sonucudur.


Bu, sosyal bilimlerdeki teorinin kapsamının doğa bilimlerindeki teoriden daha sınırlı olduğu, ancak aynı zamanda çok daha yüksek bir çıtayı karşıladığı anlamına gelir: Yani sosyal bilim teorisi sadece henüz yanlışlanmamış hipotezler olmaktan ziyade doğrudur.


Dipnotlar:

1. Birçok ekonomide hükümet büyük bir rol oynamaktadır ve bu rol genellikle merkezî bir komuta şeklindedir. Bu konuyu Kısım 3’te ele alacağız. Şimdilik ekonominin kendisine, yani işlerin merkezî bir komuta ya da plan olmaksızın kendi kendine nasıl yürüdüğüne odaklanacağız.


 

Dr. Per Bylund (PhD) Mises Enstitüsü’nün kıdemli bir üyesidir. Dr. Bylund aynı zamanda Girişimcilik alanında doçent doktordur ve Oklahoma Eyalet Üniversitesi Spears İşletme Okulu’nun Girişimcilik Bölümü’nde Records-Johnston Serbest Girişim profesörlüğüne ve Stockholm’deki Ratio Enstitüsü’nde doçent üyeliğe sahiptir. Daha önce Baylor Üniversitesi ve Missouri Üniversitesi’nde görev yapmıştır. Dr. Bylund’un hem girişimcilik hem de işletme yönetimi alanındaki en iyi dergilerde ve ayrıca Quarterly Journal of Austrian Economics ve Review of Austrian Economics’te araştırmaları yayınlamıştır. Özenli ve kapsamlı üç kitabın yazarıdır: The Seen, the Unseen, and the Unrealized: How Regulations Affect our Everyday Lives, The Problem of Production: A New Theory of the Firm ve How to Think about the Economy: A Primer. Agenda Publishing’de Avusturya Ekonomisi kitap serisinin ve Mises Enstitüsü tarafından yayınlanan The Next Generation of Austrian Economics: Essays In Honor of Joseph T. Salerno’nun editörlüğünü yapmıştır. Dört iş girişimi kurmuştur ve Entrepreneur için aylık bir köşe yazısı yazmaktadır. Anarchism.net’in de kurucusudur. Daha fazla bilgi için PerBylund.com’a ve Twitter’ına bakabilir ve ona e-posta gönderebilirsiniz.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı Mises.org sitesinde yayınlanmış olan Per Bylund’a ait How to Think about the Economy: A Primer adlı kitabın birinci kısmının Creative Commons Attribution NonCommercial 4.0 Uluslararası Lisansı’na uygun olarak paylaşılmış tercümesidir.
145 görüntüleme2 yorum

Piyasa

2 Comments


Guest
6 gün önce

Yok abi boş boş okuyoruz fakülteyi

Like

Guest
Jun 23

Teşekkürler emeğinize sağlık

Like
bottom of page