top of page

Devletten Nefret Ediyor musunuz?

Murray N. Rothbard - 15.07.1977

Son zamanlarda liberteryenleri bölen önemli soruların neler olduğu üzerine kafa yoruyordum ve çok dikkat çeken bazı sorular şunlardı: Anarko-kapitalizm mi sınırlı hükümet mi; devletin derhâl ilga edilmesi mi kademecilik mi; doğal haklar mı faydacılık mı; savaş mı barış mı? Ancak bu sorular ne kadar önemli olursa olsun, meselenin özüne, aramızdaki kritik ayrım çizgisine inmedikleri sonucuna vardım.


Örneğin, son birkaç yılın önde gelen iki anarko-kapitalist çalışmasını, yani benim For a New Liberty adlı kitabımı ve David D. Friedman’ın The Machinery of Freedom adlı kitabı ele alalım. Yüzeysel olarak, aralarındaki temel farklar, Friedman’ın ahlâk karşıtı faydacılığının ve liberteryen olmayan özel polis teşkilatları arasında karşılıklı kollama ve ödünleşim çağrısının aksine, benim doğal hakları ve rasyonel liberteryen bir hukuk kuralını savunmamdır. Ancak aradaki fark gerçekten çok daha derindir. For a New Liberty’de (ve tabii benim diğer çalışmalarımın çoğunda) devletin insanlığın düşmanı olduğu inancına dayanan, devlete ve onun tüm eserlerine karşı derin ve yaygın bir nefret vardır. Buna karşılık David’in devletten hiç nefret etmediği, sadece anarşizmin ve rekabet hâlindeki özel polis güçlerinin diğer tüm alternatiflerden daha iyi bir sosyal ve ekonomik sistem olduğu kanaatine vardığı açıktır. Ya da daha açık bir ifadeyle, anarşizm laissez-faire’den (bırakınız yapsınlar düsturundan) daha iyi olacaktır ki bu da mevcut sistemden çok daha iyidir. Bu siyasî alternatifler yelpazesi içinde David Friedman Anarko-kapitalizm’in daha üstün olduğuna karar vermiştir. Elbette bu üstünlük, mevcut siyasî yapıya göre de son derece iyidir. Kısacası, David Friedman’ın mevcut Amerikan devletinden ya da bizzat devletten yağmacı, köleleştirici ve katil bir çete olması nedeniyle nefret ettiğine dair hiçbir işaret yoktur. Bunun yerine, anarşizmin mümkün olan tüm dünyaların en iyisi olacağına, ancak mevcut düzenimizin arzulanabilirlik açısından ondan oldukça uzak olduğuna dair soğukkanlı bir inancı vardır. Çünkü Friedman’da devletin -herhangi bir devletin- yağmacı bir suçlular çetesi olduğuna dair hiçbir kanı yoktur.


Aynı izlenim, örneğin siyaset felsefecisi Eric Mack’in yazılarında da göze çarpar. Mack bireysel haklara inanan bir anarko-kapitalisttir; ancak yazılarında devlete karşı tutkulu bir nefret ya da daha önemlisi devletin yağmacı ve vahşi bir düşman olduğuna dair herhangi bir kanaat yoktur.


Belki de aramızdaki ayrımı en iyi tanımlayan kelime “radikal”dir. Radikal, mevcut siyasî sisteme ve devletin kendisine karşı köklü bir muhalefet içinde olmak anlamında kullanılmalıdır. Bu, devlete karşı entelektüel muhalefeti, onun yaygın ve organize suç ve adaletsizlik sistemine karşı yürekten gelen bir nefretle bütünleştirmek anlamında bir radikalliktir. Bu, mantığı ve duyguyu, kalbi ve zihni bütünleştiren özgürlük ve anti-devletçilik ruhuna derin bir bağlılık anlamında radikalliktir.


Dahası, bugünlerde doğru gibi görünenin aksine, bizim kastettiğimiz anlamda radikal olmak için anarşist olmak zorunda değilsiniz, tıpkı radikal kıvılcım eksikken anarşist olabildiğiniz gibi. Günümüzde radikal olan neredeyse tek bir sınırlı hükümetçi düşünemiyorum -bu, gerçekten radikal olan, devletçilikten ve kendi dönemlerindeki devletlerden gayet güzel bir şekilde bütünleşmiş bir tutkuyla nefret eden klasik-liberal atalarımızı, yani Levellers hareketini, Patrick Henry’yi, Tom Paine’i, Joseph Priestley’i, Jacksoncuları, Richard Cobden’ı ve daha nicelerini düşündüğümüzde gerçekten şaşırtıcı bir olgudur. Tom Paine’in devlete ve devletçiliğe duyduğu radikal nefret, özgürlük davası için laissez-faire ile anarşizm arasındaki kritik ayrım çizgisini asla geçmemiş olmasından çok daha önemliydi ve hâlâ da çok önemlidir.


Günümüze daha yakın olan Albert Jay Nock, H.L. Mencken ve Frank Chodorov gibi erken dönem yazarların üzerimdeki etkileri de muhteşem ve mükemmel derecede radikaldi. “Düşmanımız Devlet”e (Nock’un Our Enemy, The State adıyla yayınlanan kitabına atıfta bulunulmuş) ve onun tüm yapıtlarına duydukları nefret, bu yazarların tüm yazılarında yol gösteren bir yıldız gibi parlıyordu. Peki ya hiçbir zaman apaçık bir biçimde anarşizme varamamışlarsa? Bir Albert Jay Nock, mevcut statüko ile fazlasıyla rahat olan yüz Anarko-kapitalistten çok daha iyidir.


Bugünün Thomas Paine’leri, Richard Cobden’ları ve Albert Jay Nock’ları nerede? Neden laissez-faire sınırlı hükümetçi diye bildiğimiz hemen hemen herkes ucuz ve âdi muhafazakâr ve vatanseverler oldular? Eğer “radikal”in karşıtı “muhafazakâr” ise, radikal laissez-fairecilerimiz nerede? Eğer sınırlı devletçilerimiz gerçekten radikal olsalardı, aramızda neredeyse hiç bölünme olmazdı. Şu anda özgürlük hareketini bölen şey, yani gerçek çatışma, anarşist ve minarşistler değil, radikal ve muhafazakârlar arasındaki bölünmedir. Tanrım, anarşist olsalar da olmasalar da radikalleri bizim safımıza ver.


Analizimizi daha da ileri götürmek gerekirse, radikal anti-devletçiler, geniş anlamda liberteryen olarak kabul edilemeseler bile son derece değerlidirler. Bu nedenle, pek çok insan köşe yazarları Mike Royko ve Nick von Hoffman’ın çalışmalarına hayranlık duymaktadır çünkü bu kişileri liberteryen sempatizanlar ve yol arkadaşları olarak görmektedirler. Öyledirler, ancak bu onların gerçek önemini kavramaya yetmez. Çünkü Royko ve von Hoffman’ın yazıları boyunca, kuşkusuz ne kadar tutarsız olsalar da, devlete, tüm politikacılara, bürokratlara ve onların sadık müşterilerine karşı her yere yayılmış derin bir nefret vardır ve bu nefret, hakiki radikalizmiyle, hürriyetin temelinde yatan ruha, rakip mahkemelerin “modeline” kadar her kıyas ve her hükme harfiyen uyacak birinden çok daha uygundur.


Radikal ve muhafazakâr kavramlarını yeni anlamlarıyla ele alarak, şu anda meşhur olan “abolisyonizm” ve “gradualizm” çekişmesini, yani devletin bir an önce ilgası veya kademe kademe küçültülmesi tartışmasını inceleyelim. Varlığının her zerresinden “muhafazakârlık” fışkıran Reason dergisinin Ağustos sayısında editör Bob Poole, Milton Friedman’a bu tartışmada nerede durduğunu sorar. Freidman, “şuradan şuraya” ulaşmanın “makul” yöntemlerini ortaya koyamamanın “entelektüel korkaklığını” kınama olanağını yakalar ve kullanır. Poole ve Friedman gerçek meselelerin üstünü örtmeyi başarmışlardır. Eğer eline bir fırsat geçerse, uygulanabilir ve makul bir yöntemi ya da kademeli bir kazanımı kabul etmeyecek tek bir ilgacı bile yoktur. Aradaki fark, ilgacının her zaman nihai hedefinin sancağını yüksekte tutması, temel ilkelerini asla gizlememesi ve hedefine insanî olarak mümkün olan en hızlı şekilde ulaşmak istemesidir. Dolayısıyla, ilgacı, eğer başarabileceği tek şey buysa, doğru yönde kademeli bir adımı kabul edecek olsa da, bunu her zaman isteksizce kabul eder ve her zaman apaçık bir şekilde savunduğu bir hedefe doğru sadece bir ilk adım olarak görür. İlgacı, eğer devleti derhâl ortadan kaldıracak bir düğme olsaydı, bu düğmeye basarak başparmağını su toplatacak bir “düğme basıcı” olacaktır. Ancak ilgacı, ne yazık ki böyle bir düğmenin mevcut olmadığını ve gerekirse küçük bir parça koparacağını da bilecektir ve eğer başarabiliyorsa her zaman bütün parçayı tercih edecektir.


Burada, Milton’ın kupon planı, negatif gelir vergisi, stopaj vergisi, kağıt para gibi en ünlü “kademeli” programlarının çoğunun yanlış yönde, özgürlükten uzakta kademeli (hatta o kadar da kademeli olmayan) adımlar olduğunu ve bu nedenle bu programlara yönelik liberteryen muhalefetin çoğunun saldırgan olduğunu belirtmek gerekir.


Bir ilgacının düğmeye basma pozisyonu, devlete ve onun muazzam suç ve baskı motoruna duyduğu derin ve sürekli nefretten kaynaklanmaktadır. Böylesine bütüncül bir dünya görüşüne sahip olan radikal liberteryen, ne sihirli bir düğmeye ne de herhangi bir gerçek yaşam sorununa yavan bir fayda-maliyet hesabıyla yaklaşmayı asla hayal edemez. Devletin mümkün olduğunca hızlı ve tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini bilir. Nokta.


İşte bu nedenle radikal liberteryen yalnızca bir ilga yanlısı olmakla kalmaz, aynı zamanda devletin küçültülmesine yönelik bir tür görkemli ve ölçülü prosedür için Dört Yıllık Plan gibi terimlerle düşünmeyi de reddeder. Radikal -ister anarşist ister laissez-faire olsun- örneğin “İlk yıl gelir vergisini %2 azaltacağız, ICC’yi (Uluslararası Ticaret Odası’nı) kaldıracağız ve asgari ücreti düşüreceğiz; ikinci yıl asgari ücreti kaldıracağız, gelir vergisini %2 daha düşüreceğiz ve sosyal yardım ödemelerini %3 azaltacağız vs.” gibi düşüncelere sahip olamaz. Radikal bu tür şartlarla düşünemez, çünkü radikal devleti ölümcül düşmanımız olarak görür ve onu her yerde ve her zaman kesip atmamız gerektiğini düşünür. Radikal liberteryen, ister bir vergiyi, ister bir bütçe ödeneğini ya da regülasyon yetkisini azaltmak ya da kaldırmak olsun, devleti kesip atmak için her fırsatı değerlendirecektir. Ve radikal liberteryen, devlet ortadan kaldırılana ya da -minarşistler için- küçük, laissez-faire bir role indirilene kadar bu iştahında doyumsuz olacaktır.


Birçok insan merak etmiştir: Neden şimdi Anarko-kapitalistler ve minarşistler arasında önemli siyasî anlaşmazlıklar olsun ki? Bu kadar çok ortak zeminin olduğu bu devletçilik dünyasında, neden bu iki grup olarak Cobdencı bir dünyaya ulaşana kadar tam bir uyum içinde çalışamıyor ve sonrasında anlaşmazlıklarımızı dile getiremiyoruz? Neden şimdi mahkemeler vs. konusunda tartışıyoruz? Bu mükemmel sorunun cevabı, eğer minarşistler klasik liberalizmin doğuşundan 1940’lara kadar olduğu gibi radikal olsalardı, bu şekilde el ele yürüyebileceğimiz ve yürüyeceğimizdir. Bize anti-devletçi radikalleri geri verin, o zaman hareket içinde uyum gerçekten de zafere ulaşacaktır.


 

Murray Newton Rothbard, 2 Mart 1926’da New York’ta doğmuş ve 7 Ocak 1995’te aynı şehirde hayatını kaybetmiş bir Amerikan ekonomist, tarihçi, filozof, yazar, hukuk ve siyaset teorisyenidir. Özellikle Anarko-kapitalizm felsefesini harmanladığı Avusturya İktisat Okulu ile ilişkilendirilir. Rothbard, Ludwig von Mises’in en önde gelen öğrencisi olarak Avusturya İktisat Okulu’nun üçüncü jenerasyonunun da başını çekmiş ve Mises’in öğretilerine sadık kalarak, serbest piyasa ekonomisi, bireysel özgürlük ve devletsizlik gibi temel etik ilkelere çok önemli katkılarda bulunmuştur. Rothbard, Mises’in magnum opus’u olan Human Action (İnsan Eylemi) adlı eserindeki fikriyatı genişlettiği 1962 tarihli Man, Economy, and State (İnsan, İktisat ve Devlet) adlı eseriyle Avusturya İktisat Okulu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere tanıtmıştır. Bu eserinin içine daha sonra kattığı Power and Market (İktidar ve Piyasa) adlı kapsamlı ek ile Anarko-kapitalizmin felsefî temellerini kurmuştur. Rothbard, bu kitapta, piyasanın her türlü faaliyeti barışçıl ve sorunsuz yönetebileceğini ve devletin müdahalesinin, hatta salt varlığının piyasanın işleyişini bozduğunu savunmuştur. Ayrıca Rothbard, ABD’deki Liberteryen Parti’nin kurucuları arasındaydı ve birçok kesimden insanı etkileyerek liberteryenizme kazandırdı. Ancak, Rothbard’ın felsefesi ve özellikle Anarko-kapitalizm yaklaşımı, eleştirmenleri tarafından radikal ve uygulanamaz olarak nitelendirilmiştir. Yine de Rothbard’ın radikalizmi, onun temel felsefesi olan özgürlükçü düşüncenin sonuçlarından kaynaklanmaktaydı ve özgürlükçü bir düzenin ancak radikal bir şekilde uygulanmasıyla gerçekleşebileceğine inanmaktaydı. En önemli çalışmalarından olan “Anatomy of the State” (“Devletin Anatomisi”) adlı makalesinde de belirttiği üzere devletin özgürlüklere müdahalesini sınırlandırmak için sadece belirli düzenlemeler yapmak yeterli değildi; devletin tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Nitekim devletin varlığı bile özgürlükleri sınırlandırmak ve gasp etmek anlamına geliyordu.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı, ilk olarak The Libertarian Forum’un 1977-Temmuz sayısında yayınlanmış ve daha sonra Mises.org sitesinin yeniden düzenleyerek alıntıladığı “Do You Hate the State?” adlı makalenin tercümesidir.
153 görüntüleme0 yorum
bottom of page