top of page

Liberteryenizmi Sağlam Anlamak

Takdim


Sean Gabb - 15.04.2018


Bu kitapta derlenen yazılar çoğunlukla Profesör Hoppe’nın hem kurucusu hem de başkanı olduğu Property and Freedom Society’nin (Mülkiyet ve Özgürlük Cemiyeti) Bodrum’daki konferanslarında verdiği söylevlerden oluşmaktadır. Bu söylevleri dinleme şansına sahip olduğum için çok şanslıyım ve kitaplaştırma sürecinde benden bir Takdim yazmam istendiği için de büyük bir onur duyuyorum.


Takdim yazımı üç bölüme ayıracağım. İlk olarak, Hoppe’nIn erken yaşamı ve entelektüel gelişimi hakkında kısa bir genel bakış sunacağım. İkinci olarak, onu uluslararası liberteryen hareketin liderliğine yerleştiren akademik çalışmaları hakkında biraz daha kapsamlı yazacağım. Üçüncü olarak, bu derlemede ortaya çıkan ana tema ya da temaları tartışacağım.


Hoppe: Batı Almanya’nın Çocuğu

Hans-Hermann Hoppe, 2 Eylül 1949’da işgal altındaki Almanya’nın İngiliz Bölgesi’nde yer alan Peine kasabasında doğdu. Çeşitli yerel okullara devam ettikten sonra, önce Saarbrücken’deki Saarland Üniversitesi’ne gitti ve buradan Frankfurt’taki Goethe Üniversitesi’ne geçerek, kendisinin David Hume ve Immanuel Kant üzerine yazdığı Felsefe doktora tezinin de baş danışmanlığını yapan ünlü neo-Marksist Jürgen Habermas’ın öğrencisi oldu. O günlerde Hoppe’nın kendisi de bir Marksistti ve hocasıyla ciddi bir anlaşmazlığı yoktu. Hatta sonradan şöyle demiştir: “Marksizmde hoşuma giden şey... titiz, tümdengelimsel olarak türetilmiş bir sistem sunma girişiminde bulunmasıydı.”¹ Dışarıdan bakan herhangi bir gözlemciye göre, Hoppe kendi kuşağından binlerce kişinin izlediği bir yolu takip ediyordu. Bu yolun, normal şartlarda, görevinin, hoşnutsuzluk yayma örtüsü altında, Batı Almanya’daki yeni düzene uyumu vaaz etmek olduğu kadrolu bir makamla sonuçlanması gerekirdi.


Ancak kısa süre içinde Marksizm’den hoşlanmamasının nedeni, Marksizm’in entelektüel bir sistem olarak başarısız olmasıydı. Hayal kırıklığı kademeli bir süreçti ve Karl Popper’dan etkilendiği ve hatta siyasette sosyal demokrat olduğu bir dönemden geçti. Solculuktan nihai kopuşu, sosyoloji ve iktisadın temelleri üzerine habilitasyon tezini yazarken gerçekleşti. Dünya hakkındaki bazı gerçekler a priori olarak bilinebilirken, iktisat ve sosyoloji yasalarının en azından büyük ölçüde tümevarım yoluyla bilindiğini düşünerek başladı. Daha sonra bunu reddederek, sosyolojinin aksine iktisadın tamamen tümdengelimsel bir bilim olduğu görüşüne yöneldi. Bu da onun Ludwig von Mises’i keşfetmesine vesile oldu. Karşısında Marksizm ile aynı iddiaları taşıyan bir sistem vardı. Avusturyacılık, iktisat, siyaset, hukuk ve diğer pek çok alanda birbirine kenetlenmiş ve büyük ölçüde tümdengelimsel teoriler bütünüydü. Marksizm’in aksine, entelektüel olarak bir arada duruyordu. Aynı zamanda dünya hakkında gerçek bilgi üretiyordu. Bu yeni ve öngörülemeyen yolda kalan son adım Murray Rothbard’ı keşfetmekti. Hoppe 1970’leri radikal bir serbest piyasa liberteryeni olarak tamamladı. Artık hiçbir Batı Alman üniversitesinde hoş karşılanmayan Hoppe, 1985 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek üzere ülkesinden ayrıldı.


Hoppe: Rothbard’ın Varisi

1986’ya kadar New York’ta Rothbard’ın gözetmenliği altında ders verdi, “sürekli ve doğrudan kişisel bağlantı kurduğu Rothbard ile yan yana çalıştı ve yaşadı.” Daha sonra Nevada Üniversitesi’nde ders vermek üzere birlikte Las Vegas’a taşındılar. Burada, “Las Vegas Çevresi” olarak adlandırılan ve liberteryen hareketin tüm tarihindeki en parlak ve üretken liberteryen ekonomist ve filozoflardan oluşan grubun merkezinde yer aldılar. Grubun diğer üyeleri arasında Yuri Maltsev, Doug French ve Lee Iglody de vardı. Hoppe 2008 yılına kadar Las Vegas’ta Profesör olarak kaldı. Ancak Rothbard’ın 1995’teki zamansız ölümünden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını itiraf etmekteydi. Rothbard’ı “başlıca öğretmeni, akıl hocası ve ustası” ve “en babacan yoldaşı” olarak görüyordu.


Rothbard’la geçirdiği süre boyunca ve sonrasında pek çok başka çalışma üretmiş olsa da, hem liberteryenizme hem de genel olarak felsefeye yaptığı en önemli katkı muhtemelen Argümantasyon Etiği adını verdiği çalışmasıdır. Her seküler ideoloji sallantılı temeller üzerine oturur. Serbest piyasa liberteryenizmi de bir istisna değildir. İnsanlar neden kendi hâllerine bırakılmalı, neden özgür olmalıdırlar ki? Buna istinaden özgürlüğün insanların kendilerini normalde olduklarından daha mutlu etmelerini sağladığını, daha zengin olmalarını sağladığını iddia edebiliriz. Tüm bunlara verilecek tepki, insanların neden mutlu ya da zengin olması gerektiğini sormaktır. Bunlar apaçık ve tartışmasız iyi nitelikler olabilir, ancak her zaman böyle görülmezler. Bir başka muhalefet de mutluluğun tanımında ve ölçümünde boşluklar veya eksiklikler bulmaya çalışmak olabilir. Ya da her insanın belirli doğal ve devredilemez haklarla doğduğunu ve bunların yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını içerdiğini iddia edebiliriz. Buradaki itiraz, Tanrı’nın bahşettiği haklar olmaksızın, iddia edilen bu hakların nasıl olup da sözel bir nefes tüketme egzersizinden başka bir şey olduğunu sormaktır.


Yirminci yüzyılın ortalarında klasik liberalizmi bir ideoloji olarak canlı tutmak için en çok çaba sarf eden iki kişi olan Mises ve Hayek farklı türden faydacılardı. Avusturya İktisat Ekolü’nü alıp Amerikan radikalizmiyle birleştirerek modern liberteryen hareketi yaratan Rothbard ise doğal haklar konusunda Ayn Rand ile aynı inancı paylaşıyordu. Uzun yıllar boyunca, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra daha pratik tartışmalar ortaya çıkana kadar, neredeyse her liberteryen toplantı, iki temel okul arasındaki farklılıkların bir provasını içeriyordu.


Hoppe’nın Argümantasyon Etiği ile yapmaya çalıştığı şey, bu tartışmanın ötesine geçmektir. Bunu yaparken, Habermas ile erken dönem çalışmalarından, Alman Felsefesinin Kantçı geleneğinden ve Rothbard’ın etik yazılarından yararlanır. Herhangi bir anlaşmazlığı çözmenin iki yolu olduğu gözlemiyle başlar. Biri güç kullanmaktır. Diğeri ise argümantasyondur. Bir anlaşmazlıkta gücü seçen taraflardan biri, saldırgan güçten kaçınmayı içeren uygarlık normlarının dışına çıkmıştır ve şiddeti kullanması sonucunda olacaklardan şikâyet etmeye hakkı yoktur. Öte yandan, argümanlar üzerinden tartışmayı seçen herkes bu uygarlık normlarını kabul etmiş demektir. Şayet başkalarından istediğini elde etmenin bir yolu olarak güç kullanmanın meşruluğunu savunursa, mantıksal bir çelişkiye düşmüş olur. Kısacası, her kim liberteryen saldırmazlık ilkesini reddederse, zorunlu olarak rasyonel söylem normlarını da reddetmiş olur. Her kim bu normları kabul ettiğini iddia ediyorsa, saldırmazlık ilkesini de kabul etmiş demektir.²


Bu çalışmanın ilk yayınlanışından uzun bir süre sonra konuşan Hoppe, bunun doğal haklara sırt çevirmek olduğu yönündeki iddiaları reddetmiştir:


Rothbard’ın Özgürlük Etiği’nin ilk iki bölümünü olduğundan daha güçlü hâle getirmeye çalışıyordum. Bu da daha sonra gelen her şeye daha fazla sağlamlık kazandıracaktı. Liberteryen siyaset teorisinin başlangıçtaki etik varsayımlarına ulaşma titizliği konusunda bazı memnuniyetsizliklerim vardı. Sezgisel olarak makul görünüyorlardı. Ancak biraz daha farklı bir yaklaşımın daha güçlü olabileceğini görebiliyordum. Murray benim yaptığım revizyonları asla bir tehdit olarak görmedi. Onun tek derdi şuydu: Acaba bu, davanın haklılığını nihai olarak kanıtlıyor mu? Nihayetinde, kanıtladığını kabul etti.³

Gerçekten de Rothbard teoriye en büyük övgüyü yaptı. Ona göre Hoppe,


genel olarak siyaset felsefesi ve özel olarak liberteryenizm adına göz kamaştırıcı bir atılımla, skolastiklerin zamanından beri felsefenin başına bela olan ve modern liberteryenizmi can sıkıcı bir çıkmaza sokan meşhur “olan/olması gereken” (is/ought), gerçeklik/değer (fact/value) dikotomilerini aşmayı başarmıştır.

Eğer Rothbard liberteryen hareketin önde gelen entelektüeli ise, Hoppe de onun en bariz ve öncelikli halefiydi. Hoppe, Rothbard’ın ölümüne kadar sadece temel etiğe değil, aynı zamanda iktisada, siyasete ve hukuka da sağlam katkılarda bulunmuştu. İlham verici bir öğretmen ve tüm dünyada rağbet gören bir konuşmacı olan Rothbard’ın bıraktığı yerden devam edecek daha nitelikli bir kimse Amerika’da ya da dünya genelinde yoktu. Hoppe, artık The Journal of Libertarian Studies’in editörü ve Quarterly Journal of Austrian Economics’in yardımcı editörü olmuştu.


Ancak Rothbard’ın kendisi liberteryen hareket içinde evrensel olarak kabul görmemişti. Sayısız yeteneklerinden biri de düşman edinmekti. Düşman edinmek ya da kendisine düşmanları çekmek için pek çok nedeni vardı. Amerikan Sağı’nın, kendisini Komünizm ve Sovyetler Birliği karşıtlığı ile tanımladığı bir çağda Rothbard bir izolasyonistti. Özellikle Amerikan kapitalizmine hayranlık besleyen bir hareket içinde büyük şirketlere şüpheyle yaklaşıyordu. Özelleştirmeye ve deregülasyona meyleden iktisatçılar arasında bile tam bir anarşistti. Amerika’nın dünya gücüne yükselişinin her adımını Amerikan Tarzı’na ihanet olarak görüyordu. Çeşitli şekillerde solcularla ve aşırı muhafazakârlarla ittifak içindeydi. Chicago Okulu’nun faydacı devletçileri ve kolay kâğıt para savunucularıyla açık bir savaş hâlindeydi. Kuruluşunda büyük emeği geçen Cato Enstitüsü ile arası kısa sürede bozuldu. Politik doğruculuğa ve negatif hakları içeren bir eşitliğin ötesine geçen evrensel bir eşitlik fikrine karşı sert bir tavır takındı.


Hoppe ise hâlâ daha bölücü bir figürdür. Kendisini kültürel muhafazakâr olarak tanımlayan Hoppe’nın, liberteryenizmin daha hedonist ya da solcu türlerine ayıracak zamanı yoktur. Onun liberteryenizmi en başından beri, hoşgörüden ziyade mülkiyet haklarına vurgu yapmıştır. Democracy: The God that Failed adlı kitabında belirttiği üzere, kendisinin ideal toplumunda “sol-liberteryenler için çok değerli olan ‘hoşgörü’ ve ‘açık fikirlilik’ ya çok az olacaktır ya da hiç olmayacaktır. Bunun yerine, özel mülkiyetin içerdiği birliktelik ve dışlama özgürlüğünün yeniden tesis edilmesi yönünde doğru bir yol izlenmiş olacaktır.”


Ayrıca şunu da eklemektedir:


Mülk sahibi ve topluluğa mensup kiracılar arasında özel mülklerini korumak amacıyla imzalanan bir antlaşmada, özgür (sınırsız) konuşma hakkı diye bir şey yoktur, hatta kişinin kendi kiracısına ait mülk üzerinde sınırsız konuşma hakkı bile yoktur. Kişi istediği her şeyi söyleyebilir ve dünyanın neredeyse tüm fikirlerini savunabilir, ancak doğal olarak hiç kimsenin özel mülkiyeti muhafaza etme ve sürdürme antlaşmasının amacına aykırı olan demokrasi ve komünizm gibi fikirleri savunmasına izin verielmez. Liberteryen bir toplumsal düzende demokratlara ve komünistlere karşı hoşgörü gösterilemez. Fiziksel olarak ayrıştırılmaları ve toplumdan kovulmaları gerekecektir. Aynı şekilde, aile ve akrabalık bağlarını korumak amacıyla kurulan bir antlaşmada, bu hedefle bağdaşmayan yaşam tarzlarını alışkanlık hâline getirenlere karşı hoşgörü gösterilemez. Örneğin hedonizm, parazitizm, doğaya-çevreye tapıcılık, eşcinsellik ya da komünizm gibi aile ve akraba merkezli olmayan alternatif yaşam tarzlarının savunucuları, şayet liberteryen bir düzen sürdürülmek isteniyorsa, toplumdan fiziksel olarak da tasfiye edilmelidir.

Bu ifadeler ve benzerleri liberteryen hareket içinde son derece tartışmalı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. 2000’li yılların başından bu yana liberteryen hareket içindeki hemen herkesin kendisini Hoppe hakkında ne düşündüğüne göre tanımladığını söylemek abartı olmaz. Bazıları onu yaşayan en büyük liberteryen olarak görürken, diğerleri Şeytan olarak görüyor. Üzerinde uzlaşılan tek nokta, onun görmezden gelinemeyecek bir düşünür olduğudur.


Güncel Derleme

Hâl böyleyken, bu derleme Hoppe’nın liberteryen hareket içindeki en önemli meselelerde -ve çağımızın en önemli meselelerinde- nerede durduğuna dair kısa bir açıklama olarak faydalı olacaktır. Birçokları kitabın Takdim’ini atlarken, başkalarının da bir kitabı Takdim’ine göre değerlendirdiği gerçeğinin farkındayım. Bu nedenle, Takdim’imi takip eden içeriğin kısa ve doğru bir özetinin ve tartışılmasının gerekliliğinin normalden daha fazla farkındayım.


Hoppe, birçok yerde liberteryenizmin temellerinin inkâr edilemez öncüllerden tümdengelimsel bir akıl yürütme zinciri ile türetildiği görüşünü tekrarlamakta ve vurgulamaktadır. Bir kıtlık dünyasında yaşıyoruz. Ya kaynaklar kıttır ya da onları kullanacak zaman kıttır. Bu kaynakların nasıl kullanılacağı konusunda hepimizin farklı fikirleri var. Dolayısıyla, kaynaklar üzerindeki çatışmaların en aza indirildiği bir dünyada yaşamak istiyorsak, mülkiyet hakları ve mülkiyetin devri konularında hemfikir olmamız gerekir.


Kendimize sahip olduğumuz kabul edilmelidir. Bunun aksini iddia etmek bariz bir insanlık dışılığa yol açar. Hiç olmazsa, kimin kime sahip olduğu konusunda sınırsız bir çatışma potansiyeli doğurur. Dış kaynaklar söz konusu olduğunda, ideal çözüm bunların Doğa Durumu’nda iken ilk el koyan kişiye ait olması ve daha sonra rıza ile -yani satış, hediye ya da miras yoluyla- devredilmesidir. Bu elbette ideal çözümdür. Dünyanın pek çok yerinde toprak mülkiyetine binlerce yıldır sahip olunmakta ve defalarca el konulup yeniden tahsis edilmektedir. İngiltere ya da Batı Avrupa’da, mülkiyet hakkı ilk sahibine ait olan tek bir santimetrekare bile yoktur. Bu bağlamda pratik çözüm, mevcut unvanlar lehine çürütülebilir bir karinedir -çürütme, daha önceki bir zilyetlik zincirinden türetilen unvanın somut kanıtıdır. Bunun istisnası devlet mülkiyetidir. Bu mülk, son somut ve makul unvanın sahiplerine iade edilmelidir.


Ya bu reddedilemezdir ya da bunu inkâr etmek, her şeyi olduğu gibi bırakmaktan daha büyük bir çatışmaya yol açar. Ancak burada liberteryenizmin kendini apaçık ortaya koyan tartışmasız doğası geçerliliğini yitirmektedir. İktisattan türetilen birtakım başka önermeler, apaçık hakikat zincirini devam ettirir. Diğer yandan, liberteryen bir topluma yaklaşım ya da bu toplumun biçimine ilişkin diğer tartışmalar pragmatik etkileşim ve yükümlülüklerle ilgilidir.


Eğer tüm insan ırkı birbirine benzeseydi ve az ya da çok aynı düşünseydi, liberteryen aktivizm değişmeyen ve ayrım gözetmeyen dolambaçlı bir sosyal yardım meselesi olurdu. Ancak insan ırkı, mevcut hâliyle, sonsuz çeşitliliğe sahiptir. Görünüş farklılıkları, yetenek farklılıkları, inanç ve beklenti farklılıkları vardır. Bu farklılıklar bireyler arasında açıkça görülmektedir. Farklı birey grupları arasında da barizdir. Bizler Çağın Ruhu’nun dilediği gibi üzerine bir şeyler karalayabileceği bir tabula rasa değiliz. Hepimiz birbirimizden farklı doğarız. Çağın Ruhu ile kastedilen her neyse ona nasıl yanıt verdiğimize bağlı olarak daha da farklılaşırız.


Uzun vadede, Hoppe ve ona eleştiri getirenler tam bir fikir birliği içindedir. Yaşam, özgürlük ve mülkiyete saygıda birleşmiş, evrensel bir özgürlük dünyasından kaynaklanan kültürel ve maddi faydalarla zenginleşmiş tek bir insanlığı dört gözle beklemektedirler. Şu an için bu tek insanlık durumu mevcut değildir ve olması da mümkün değildir. Ya bu farklılık ve farklılaşma olgularını dikkate almak zorundayız ya da almayacağız. Eğer dikkate almazsak, saldırmazlık ilkesi ile sözleşmeden cayma doktrini arasındaki ilişki hakkında durmadan birbirimizle konuşan ya da başka hiç kimseyle konuşmayan faydasız entelektüeller hâline geliriz. Ya da saldırmazlık ilkesi çerçevesinde kaynaklar üzerindeki çatışma olasılığını azaltmayıp aksine arttıran politikaları savunan tehlikeli entelektüellere dönüşebiliriz. Eğer bu farklılıkları dikkate almayı seçersek, o zaman kendimizi içinde yaşadığımız çağı tanımlayan neredeyse tüm soruların popüler olmayan tarafında buluruz.


Nedenler konusunda tartışmaya yer olsa da, bir gerçek ortadadır. O da, şimdiye kadar var olan en özgür ve en müreffeh toplumların, Batı ve Orta Avrupa ile Kuzey Asya’ya yerleşen avcı-toplayıcıların soyundan gelen geniş ölçüde heteroseksüel erkeklerin egemen olduğu toplumlar olduğudur. Gerçekten de, eğer nedenler hakkında tartışmaya yer varsa, en olası neden -genellikle uzun ve pahalı bir üniversite eğitiminin sonucunda inkâr edilebilecek bir şey- son birkaç bin yıla özgü bir dizi olumsal koşuldan ziyade bu halkların doğasında var olan bir şeydir.


Buradan, bu grupların soyut anlamda diğerlerinden “daha iyi” olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bu grupların tüm üyelerinin geleneksel veya sonradan kazandıkları toplumsal düzenlerini korumak için eşit yetenek gösterdiklerini de iddia etmiyoruz. Diğer grupların tüm üyelerinin ilgili toplumsal düzenleri edinme ya da koruma konusunda eşit derecede yetersiz olduğunu söylemek de söz konusu değildir. Tüm bunlar kesinlikle bizi diğer gruplar hakkında kötü düşünmeye davet etmek için değildir. Hoppe bu konuda her zaman açık olmuştur ve Bodrum konferansları da kültürel çeşitlilik açısından önemli bir yere sahiptir. Bu sadece genel gerçeklerle yüzleşme meselesidir. Örneğin sakallı kadınlar ve memeleri olan erkekler olabilir. Her İngiliz vatandaşı randevularına zamanında gelmeyebilir. Her Nijeryalı da onları görmezden gelmeyebilir. Öyle olsa bile, davranışlarımızı genellemeler yerine istisnalara dayandırmak er ya da geç uygunsuz olacaktır.


Bu yaklaşımın bir sonucu da Hoppe’nın ayrımcılık karşıtı yasalara karşı çıkmasıdır. Yalnızca beyaz Hıristiyan heteroseksüel erkeklerin doktorluk yapmasına izin veren bir yasa olsaydı, onu da kınardı -tıpkı düşünce sisteminin başlangıcında her türlü köleliği kınadığı gibi. Bu tür yasalar, bireylerin bir araya gelme özgürlüğü hakkının negatif sonucunu ihlal etmektedir. Eğer istediğimiz gibi birliktelik kurmakta özgür olacaksak, birliktelik kurmamakta da özgür olmalıyız. Bazen kararlarımız az önce bahsedilen toplumsal gerçeklere dayanır, bazen de dayanmaz. Her hâlükârda bunlar bizim kararlarımızdır ve yasalar tarafından engellenmemelidir.


İkinci bir sonuç ise, ABD’nin dünyanın diğer bölgelerinde “rejim değiştirme” ve “ulus inşa etme” faaliyetlerine bir son vermesi gerektiğidir. Bu derlemede Hoppe, Orta Doğu’daki müdahalelerimize olan muhalefetinden kısaca bahsetmektedir. Ancak onun muhalefeti derinlikli ve serttir. Bu müdahalelerin iddia edilen nedenlerinin tamamı muhtemel ya da kanıtlanmış yalanlardır. Öyle olmasa bile, bizim yaşam tarzımızı ve yöntemlerimizin, ne onları arzulayan ne de onları kabul etmeye yatkın olan yerlere ihraç edilmesi projesi, insanları kendi yaşam tarzlarıyla kendi hâllerine bırakmaktan çok daha fazla kan dökülmesine yol açabilir.


Üçüncü sonuç ise Hoppe’nın açık sınırlara karşı olmasıdır. Bu da beni Hoppe’nın liberteryen teorinin pragmatik uygulaması hakkındaki görüşüne geri döndürüyor. Saldırmazlık ilkesinin bazı veciz ifadelerini ezberleyen ve hemen tüm sınırların gayriahlâkî olduğu sonucuna varan liberteryenler de mevcuttur. Oysa bu yaklaşım mevcut gerçekleri göz ardı etmektedir. Yukarıda bahsi geçen bölgelerin dışından gelen kitlesel göçün açıkça olumsuz etkileri vardır. Suç ve kargaşayı arttırmaktadır. Sosyal yardım talep edenlerin sayısını büyük ölçüde arttırmaktadır. Kariyerleri yaşam, özgürlük ve mülkiyete karşı uzun bir saldırıdan ibaret olan politikacılar için büyüyen bir seçmen kitlesi sağlar. Şu anda açık sınırlar kendi başlarına -ve özellikle açık sınırlarla bağlantılı bir refah devleti ve sonu gelmeyen mülteci dalgaları yaratacak bitmek bilmeyen savaşlarımız- medeniyete yönelik bir saldırıdır.


Hakiki anlamda liberteryen bir toplumun şu anda açık sınırlar olarak adlandırılan şeylere izin vereceğine inanmak için de herhangi bir neden yoktur. İnsanlar birbirleriyle ticaret yapma hakkına sahiptir, istedikleri yere ve istedikleri şekilde yerleşme hakkına değil. Liberteryen teorinin temel iddialarından biri, tüm maliyetlerin özelleştirilebileceği ve özelleştirilmesi gerektiğidir. Liberteryen bir topluluğa giren herhangi bir kişi, varlığının faydalarından daha ağır basan maliyetler getirebilir. Eğer öyleyse, böyle bir topluluktaki mülk sahiplerinin -her ne sebeple olursa olsun- istenmeyen olarak gördükleri yeni girişleri caydırmaya hakları vardır. Bunu yapmamayı tercih edenler, mülklerinde bir rahatsızlığa izin verdikleri için haksız fiil davalarına maruz kalacaklardır. Liberteryen bir dünya, birbirinden kopuk birçok topluluktan oluşacaktır. Bunlar akla gelebilecek her türlü seçeneği sunacaktır. Ancak bunların çoğu muhtemelen giriş politikalarında oldukça dışlayıcı olacaktır. Tabii ki tüm gelenleri kollarını açarak karşılayan topluluklara da yer olacaktır. Ancak Hoppe’nın görüşü, bunların azınlık bir topluluk olacağı ve başarısızlıklarının diğerlerine örnek teşkil edeceği yönündedir.


Şimdi, aslında bu tartışma, var olmayan ve çok uzun bir süre de var olmayacak bir dünya hakkındadır. Sınırları olan ulus-devletlerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir dünyada göç konusunda ne yapılmalı? Hoppe mevcut düzenin temelde gayrimeşru olduğunu söylüyor, ancak bunun mevcut düzen olduğunu da kabul ediyor. Eğer uygarlık bugünkü kusurlu hâliyle bile varlığını sürdürecekse, devletlerin kendilerine kaynak sağlayanlar için birer emanetçi olarak hareket etmelerinde ısrar etmek gerekir. Bu, göçün tamamen yasaklanması ya da bireylere dış görünüşleri nedeniyle düşmanlık edilmesi anlamına gelmez. Ancak sınırların sıkı bir şekilde kontrol edilmesi ve istenmeyen göçmenlerin sınır dışı edilmesi anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda, kamu mallarının kullanımının, bu malların gelişimine hiçbir katkıda bulunmamış olanlardan daha yüksek ücretlendirilmesi anlamına da gelmektedir. Yerleşik nüfusun -ne kadar akılsızca olsa da- yararlanabildiği refaha, göçmenlerin erişimlerinin olmaması anlamına gelir. Bütün bu koşullardan daha azı “eşitlik” ya da “ayrımcılık karşıtlığı” olarak değil, “zorunlu entegrasyon” olarak tanımlanabilir.


Hoppe’nın son yıllardaki eleştirel saldırılarının çoğu kendini sol-liberteryen olarak tanımlayanlara yöneliktir. Aynı zamanda kendisini hiçbir şekilde Alternatif Sağ olarak adlandırılan grubun lideri olarak görmemektedir. Bu, nasyonal sosyalistler, beyaz milliyetçiler, çeşitli türden muhafazakârlar ve hayal kırıklığına uğramış liberteryenlerden oluşan geniş bir koalisyondur. Bu koalisyon 2016 yılında Donald Trump’a verdikleri destekle adını duyurmuştur. 2017’de de Charlottesville Mitingi’nde kışkırttıkları isyanla kötü bir şöhrete sahip olmuşlardır.


Alternatif Sağ ve liberteryenlerin, çoğu Batı ülkesini yöneten şişko, kötü niyetli, savaş kışkırtıcısı elitlere karşı ortak bir muhalefeti paylaştıklarını Hoppe da kabul etmektedir. Daha makul olan bazı Alternatif Sağcı liderlerle de diyalog kurmuştur. Ancak bir bütün olarak Alternatif Sağ’a karşı temkinli olmaya devam etmektedir. Hoppe, Aydınlanmanın ihtiyatlı rasyonalizminden ziyade “daha yüksek bir bilgelik” çağrısı yapan mistisizminden hoşlanmıyor. Bireyler ve birey grupları arasındaki gerçek farklılıklara dair net bir görüşten ziyade ırk takıntısından hoşlanmıyor. Özellikle de bu ırk takıntılıların -“faydalanıcıları” beyazlar olduğu sürece- sosyalizme verdiği tavizlerden hoşlanmıyor. Eğer Alternatif Sağ inkâr edilemez kötülüklere karşı geniş bir saldırıya dönüşürse, çok daha iyi olur. Eğer, muhtemel göründüğü gibi, totaliter ya da yarı totaliter tarikatların bir koalisyonu hâline gelecekse, onunla hiçbir ilgisi olmasını da istemiyor.


Sonuç

Hoppe bu derlemede birkaç kez yaşlandığından ve sağlığı elverdiği sürece çalışmaya devam edeceğinden bahsediyor. Umarım daha uzun yıllar devam eder. Ancak tüm yaşamın belirsiz olduğunu ve yarın aramızdan ayrılabileceğini kabul edelim. Bu korkunç bir kayıp olur. Öte yandan, bugüne kadar başardıkları temelinde, entelektüel dünyanın Hoppe’nın varlığıyla daha iyi bir yer hâline geldiğinden en ufak bir şüphem yok. Ve onun çalışmalarının sağladığı ilhamın bir gün tüm insanlık için daha iyi bir dünyanın ortaya çıkmasına katkıda bulunacağına hem inanıyor hem de bunu umuyorum. Yazılarından oluşan bu kısa derleme ve benim kısa Takdim yazım bu katkının bir parçasını oluşturabilirse, hiçbiri beyhude yayımlanmamış olacaktır.


Dipnotlar:

1. “The Private Property Order: An Interview with Hans-Hermann Hoppe”, Austrian Economics Newsletter 18, no. 1 (2014).

2. Bkz. örneğin, Hans-Hermann Hoppe, “The Ultimate Justification of the Private Property Ethic”, Liberty, Eylül 1988.

3. “The Private Property Order: An Interview with Hans-Hermann Hoppe”, Austrian Economics Newsletter 18, no. 1 (2014).

5. Hans-Hermann Hoppe, Democracy: The God that Failed (New Brunswick, N.J.: Transaction Publishers, 2001), s. 211.

6. A.g.e., ss. 216-217.


 

Yazar: Sean Gabb
Mises UK olarak isim değiştirmiş The Libertarian Alliance’ın 2006-2017 yılları arasında direktörlüğünü yapan Sean Gabb, yirmiden fazla kitabın ve bine yakın deneme ve gazete makalesinin yazarıdır. Ayrıca radyo ve televizyon programlarına katılmakta ve İngiltere, Amerika, Avrupa ve Asya’daki konferans ve edebiyat festivallerinde önemli bir konuşmacı olarak yer almaktadır. Kendisine şahsi websitesinden ulaşabilirsiniz.

Çevirmenler: Arda Uludağ & Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı Hans-Hermann Hoppe’nın 28 Eylül 2018’de yayınlanan Getting Libertarianism Right adlı eserinin Mises.org sitesinde paylaşılan takdim yazısından tercüme edilmiştir.
262 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page