top of page

Liberteryenlerin Abolisyonistlerden Öğrenmesi Gerekenler

Murray N. Rothbard - 01.08.1978


Eğer zafer gerçekten bize has bir amaçsa, adaletin gereklerinden doğan bir amaçsa, o zaman bu amaca en kısa sürede ulaşmak adına elimizden geleni yapmalıyız.


Ancak bu, liberteryenlerin, hedeflerinin bir parçası olarak tedriciliği/aşamacılığı/kademeciliği benimsememeleri gerektiği anlamına da gelmektedir; özgürlüğe mümkün olduğunca erken ve hızlı bir şekilde ulaşmak istemelidirler. Aksi takdirde, adaletsizliğin devamına onay vermiş olurlar. Liberteryenler, abolisyonist/ilgacı olmalıdırlar.


İlgacılığın “gerçekçi olmadığı”, özgürlüğe (ya da başka herhangi bir radikal toplumsal hedefe) ancak aşamalı olarak ulaşılabileceği itirazı sıklıkla dile getirilir. Bu doğru olsun ya da olmasın (ki radikal ayaklanmaların varlığı durumun her zaman böyle olmadığını göstermektedir), bu yaygın suçlama ilke alanı ile strateji alanını ciddi biçimde birbirine karıştırmaktadır...


Hedefin “gerçekçiliğine” ancak hedefin kendisinin eleştirisiyle karşı çıkılabilir, ona nasıl ulaşılacağı sorunuyla değil. Ancak hedefe karar verdikten sonra, bu hedefe mümkün olduğunca çabuk nasıl ulaşılacağı, bu hedefe ulaşmak için nasıl bir hareket inşa edileceği gibi tamamen ayrı bir stratejik meseleyle yüzleşmemiz gerekir.


Nitekim William Lloyd Garrison 1830’larda kölelerin derhâl azat edilmesine ilişkin şanlı ülküyü dile getirdiğinde “gerçekçilikten uzak” bir tutum sergilemiyordu. Hedefi gayet yerinde bir hedefti ve stratejik gerçekçiliği, hedefine çabucak ulaşılmasını beklememesinden kaynaklanıyordu. Ya da Garrison’ın kendisinin vurguladığı gibi,


Köleliğin derhâl ilga edilmesini ne kadar ciddiyetle teşvik edersek edelim, ne yazık ki sonuçta bu tedrici bir ilga olacaktır. Biz hiçbir zaman köleliğin tek bir darbeyle yıkılacağını söylemedik; ancak yıkılması gerektiğini her zaman savunacağız. (The Liberator, 13 Ağustos 1831)

Stratejik açıdan bakıldığında, “saf” ilkenin, nihai amacın taraftarları bu ideali yüksek sesle beyan etmez ve bayrağını yüksekte tutmazlarsa, başka kimsenin bunu yapmayacağı ve dolayısıyla bu hedefe asla ulaşılamayacağı da doğrudur. Dahası, çoğu insan ve çoğu politikacı kendilerine önerilen her türlü “yolun” “ortasını” benimseyeceğinden, “radikal” kişi sürekli olarak çıtayı yükselterek ve saf, katıksız, “aşırılıkçı” hedefi üstün tutarak aşırılıkları daha da ileri taşıyacak ve dolayısıyla “ortayı” da kendi aşırı yönüne doğru çekecektir. Dolayısıyla, ortayı kendi yönüne doğru daha da çekerek çıtayı yükseltmek, siyasî sürecin alışıldık bir ileri bir geri çekişmesi içinde, bu hedef için, gün be gün kısa vadede bile, nihai ilkeden oportünistik/fırsatçı bir şekilde vazgeçmeye kıyasla daha fazlasını başaracaktır.


Abolisyonist/ilgacı hareketin Garrison kanadının strateji ve taktiklerine ilişkin parlak çalışmasında Aileen Kraditor şunları yazmaktadır:


İlgacının toplumdaki rolüne ilişkin anlayışından, uğruna ajitasyona/mücadeleye giriştiği amacın hemen gerçekleştirilemeyeceği sonucu çıkmaktadır. Bu hedefin gerçekleşmesi için çok sayıda insanın gönüllü bir değişim geçirmesi ve mücadelenin de popüler olmayan bir dava uğruna ajitasyon yapan kişiyi kaçınılmaz olarak karşılayan düşmanlık karşısında verilmesi gerekiyordu. ... İlgacılar da derhâl ve kayıtsız şartsız özgürleşmenin uzun bir süre gerçekleşemeyeceğini en az daha sonraki akademik eleştirmenleri kadar iyi biliyorlardı. Ancak bu eleştirmenlerin aksine, uygulanamaz olduğu uzun dönem boyunca ajite edilmediği, mücadelesi verilmediği sürece bunun asla gerçekleşmeyeceğinden emindiler. ... O dönemde gerçekleştirilemez olduğu için derhâl özgürleşme talebinden vazgeçmek, ilgacıların, uğruna ajitasyon yaptıkları değişimin doğasını bozmak anlamına gelirdi. Yani, tedrici ve şarta bağlı özgürleşmeyi memnuniyetle kabul edecek olanlar bile köleliğin derhâl ve kayıtsız şartsız kaldırılması için ajitasyon yapmak zorundaydı çünkü bu talep, beyaz Amerikalılara zencilerin kardeşleri olduğunu gösterme hedeflerinin bir gereğiydi. Ulus ancak bu noktada ikna edildikten sonra, koşullar ve planlar belirlenebilirdi. ... Vizyoner” sloganlarını sulandırmayı reddetmeleri, kölelik karşıtı senatör ve kongre üyelerinin kölelik karşıtı taleplerini ulaşılabilir olana uyarlamalarını haklı çıkarmak için ilgacı liderlere sık sık mektup yazmalarından çok daha pratikti. ...

Eğer liberteryen hareketin birincil ve öncelikli hedefi özgürlüğün olabildiğince hızlı bir şekilde muzaffer kılınması ise, o zaman bu hareketin birincil görevi de bu hedefe ulaşmak için en etkili araçları kullanmak olmalıdır.


Mümkün olan en kısa sürede özgürlük hedefine ulaşmada etkili ve yararlı olabilmek için, araçların amaçlarla çelişmemesi ve çatışmaması gerekir. Çünkü eğer çelişirlerse, amaçlar mümkün olduğunca etkin bir şekilde kovalanmak yerine engellenmiş olur. Liberteryen için bu iki anlama gelir:


  • Liberteryen zaferin nihai hedefini asla inkâr etmemeli ya da desteklemekte başarısız olmamalıdır; ve

  • Asla başkalarının şahıslarına ya da meşru mülklerine karşı saldırganlık gibi liberteryen olmayan araçları kullanmamalı ya da kullanılmasını savunmamalıdır.


Dolayısıyla liberteryen, öne sürülen yararlılık ve amaca uygunluk uğruna, nihai hedefi olan tam özgürlüğü asla inkâr etmemeli ya da göz ardı etmemelidir; ve saldırmazlık ilkesine dayalı bir dünya arayışında asla başkalarına karşı saldırgan olmamalıdır. Örneğin Bolşevikler, devrimden önce, kapitalistleri “mülksüzleştirmek” adına kendilerini kısmen silahlı soygunla finanse etmişlerdir; liberteryen hareketi finanse etmek için özel mülkiyete karşı herhangi bir saldırganlık kullanımı, liberteryen ilkelere göre gayriahlâkî olmanın yanı sıra, bu ilkelerin kendilerine ve nihai hedeflerine de aykırı olacaktır.


Bu noktada, liberteryen hareket de dâhil olmak üzere, toplumsal değişime yönelik her türlü radikal hareket önemli ve gerçekçi bir sorunla yüzleşmek zorundadır: gerçek dünyada, hedefe yani liberteryenler için devletin ve onun saldırgan tahakkümünün ortadan kalkmasına ne yazık ki bir gecede ulaşılamaz. Durum böyle olduğuna göre, liberteryenin “geçiş talepleri”, yani nihai hedefe henüz ulaşmadan özgürlüğe doğru ilerleyecek talepler karşısındaki tutumu ne olmalıdır? Bu tür talepler nihai hedef olan tam özgürlüğün altını oymaz mı?


Bizim görüşümüze göre, bu sorunun doğru çözümü “ortacı” ya da “hareket inşa edici” bir çözümdür: yani, nihai zafer hedefinin her zaman akılda bulundurulması ve yüksekte tutulması koşuluyla, geçiş taleplerini zafere giden yol boyunca ara istasyonlar olarak savunmak meşru ve uygundur. Bu şekilde, nihai hedef net olur ve gözden kaçırılmaz ve hareketin nihai dürtüsünü yatıştırmak veya zayıflatmak yerine geçiş dönemi veya kısmî zaferlerin kendi kendilerini beslemesi için uygulanan baskı devam ettirilmiş olur.


Dolayısıyla, liberteryen hareketin bir geçiş talebi olarak vergilerde %50’lik bir düşüşü benimsediğini varsayalım. Bu, %51’lik vergi azaltımının bir şekilde gayriahlâkî veya yakışıksız olacağını ima etmeyecek şekilde yapılmalıdır. Bu şekilde, %50’lik düşüş kendi başına nihai bir hedef olmaktan ziyade sadece bir başlangıç talebi olacaktır ki bu da liberteryenlerin vergilendirmenin tamamen ilgası hedefinin önünü açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.


Benzer şekilde, liberteryenler belirli bir alanda vergilerin azaltılması ya da kaldırılması çağrısında bulunacaksa, bu çağrıya hiçbir zaman başka bir alanda vergilerin artırılmasını savunmak eşlik etmemelidir. Dolayısıyla, modern dünyadaki en zalim ve yıkıcı verginin gelir vergisi olduğu ve bu nedenle ilk önceliğin bu vergi türünün kaldırılmasına verilmesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Ancak gelir vergisinin ciddi bir şekilde azaltılması veya kaldırılması çağrısı asla başka bir alanda (örneğin satış vergisi) daha yüksek bir verginin savunulmasıyla birleştirilmemelidir, çünkü bu gerçekten de verginin kaldırılması nihai hedefiyle çelişen bir araç kullanmak olacaktır. Kısacası, liberteryenler mümkün olan her yerde ve her zaman devleti parçalamalı, mümkün olan her alanda devlet faaliyetlerini daraltmalı veya ortadan kaldırmalıdır.


Örnek olarak, her resesyon esnasında Keynesyen liberaller genellikle tüketici talebini canlandırmak için bir gelir vergisi indirimini savunurlar. Muhafazakârlar ise genellikle daha yüksek devlet açıklarına yol açacağı için böyle bir vergi indirimine karşı çıkarlar. Buna karşılık liberteryenler, devlet soygununu azaltacak bir vergi indirimini her zaman ve her yerde desteklemelidir. Daha sonra, bütçe tartışıldığında ise liberteryen, açığı ortadan kaldırmak için hükümet harcamalarının azaltılmasını da desteklemelidir. Mesele şu ki vergilerin azaltılması ya da devlet harcamalarının kısılması şeklinde her açıdan ve her noktada devlete karşı çıkılmalı ve devlet yıpratılarak küçültülmelidir. Zira bütçeyi dengelemek için vergilerin artırılmasını savunmak ya da azaltılmasına karşı çıkmak liberteryen hedefe karşı çıkmak ve onu baltalamaktır.


Ancak nihai hedef olan tam özgürlüğün her zaman korunması ve devletin her noktada küçültülmesi gerekse de, liberteryen bir hareketin öncelikler benimsemesi, özellikle de herhangi bir zamanda en önemli olan alanlarda devlete karşı ajitasyon yapması en doğru ve meşru gerekliliktir. Dolayısıyla, liberteryen hem gelir hem de satış vergilerine karşı çıkarken, örneğin gelir vergisini bu ikisi arasında daha yıkıcı olarak seçmek ve bu vergiye karşı daha fazla ajitasyon yapmak hem ahlâkî açıdan uygun hem de stratejik açıdan önemlidir. Kısacası, herkes gibi liberteryen hareket de kendi zaman, enerji ve kaynaklarının kıtlığıyla karşı karşıyadır ve bu kıt kaynakları herhangi bir zamanda en önemli kullanımlarına tahsis etmelidir. Hangi konulara öncelik verileceği zamanın ve mekânın özel koşullarına bağlıdır.


 

Murray Newton Rothbard, 2 Mart 1926’da New York’ta doğmuş ve 7 Ocak 1995’te aynı şehirde hayatını kaybetmiş bir Amerikan ekonomist, tarihçi, filozof, yazar, hukuk ve siyaset teorisyenidir. Özellikle Anarko-kapitalizm felsefesini harmanladığı Avusturya İktisat Okulu ile ilişkilendirilir. Rothbard, Ludwig von Mises’in en önde gelen öğrencisi olarak Avusturya İktisat Okulu’nun üçüncü jenerasyonunun da başını çekmiş ve Mises’in öğretilerine sadık kalarak, serbest piyasa ekonomisi, bireysel özgürlük ve devletsizlik gibi temel etik ilkelere çok önemli katkılarda bulunmuştur. Rothbard, Mises’in magnum opus’u olan Human Action (İnsan Eylemi) adlı eserindeki fikriyatı genişlettiği 1962 tarihli Man, Economy, and State (İnsan, İktisat ve Devlet) adlı eseriyle Avusturya İktisat Okulu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere tanıtmıştır. Bu eserinin içine daha sonra kattığı Power and Market (İktidar ve Piyasa) adlı kapsamlı ek ile Anarko-kapitalizmin felsefî temellerini kurmuştur. Rothbard, bu kitapta, piyasanın her türlü faaliyeti barışçıl ve sorunsuz yönetebileceğini ve devletin müdahalesinin, hatta salt varlığının piyasanın işleyişini bozduğunu savunmuştur. Ayrıca Rothbard, ABD’deki Liberteryen Parti’nin kurucuları arasındaydı ve birçok kesimden insanı etkileyerek liberteryenizme kazandırdı. Ancak, Rothbard’ın felsefesi ve özellikle Anarko-kapitalizm yaklaşımı, eleştirmenleri tarafından radikal ve uygulanamaz olarak nitelendirilmiştir. Yine de Rothbard’ın radikalizmi, onun temel felsefesi olan özgürlükçü düşüncenin sonuçlarından kaynaklanmaktaydı ve özgürlükçü bir düzenin ancak radikal bir şekilde uygulanmasıyla gerçekleşebileceğine inanmaktaydı. En önemli çalışmalarından olan “Anatomy of the State” (“Devletin Anatomisi”) adlı makalesinde de belirttiği üzere devletin özgürlüklere müdahalesini sınırlandırmak için sadece belirli düzenlemeler yapmak yeterli değildi; devletin tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Nitekim devletin varlığı bile özgürlükleri sınırlandırmak ve gasp etmek anlamına geliyordu.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı, ilk olarak Libertarian Review’da yayınlanmış ve daha sonra Mises.org sitesinin yeniden düzenleyerek alıntıladığı “What Libertarians Should Learn From the Abolitionists” adlı makalenin tercümesidir.
191 görüntüleme2 yorum

2 comentarios


2r6a49
2r6a49
01 sept 2023

Özetleyici bir yazının başarılı bir çevirisi olmuş. Elinize sağlık.

Me gusta
Invitado
01 sept 2023
Contestando a

Önerilen yazılar da süpermiş.

Me gusta
bottom of page