top of page

Oy Sandığının Hayaleti

Fırat Kaan Aşkın - 12.05.2023


Evet, yine normalde aklı başında olan insanların neden her 4-5 yılda bir politik bir kampanyada balataları yakarak kendilerini cezalandırma konusundaki esrarengiz eğilimi fazlasıyla gösterdikleri o malum zamana geldik. Bu dönemde, yine her 4-5 yılda bir olduğu gibi sürüyle insan, haftanın en az 30 saatini ana akım medyadan çift-düşünsel propaganda ile zehirlenerek geçiriyor, hâlâ küçük çocuklar gibi “gücün halkta olduğu” hezeyanı ile ciddi ciddi sandığa atacağı bir kâğıt parçasının sihirli bir değnek gibi ülke sınırları içinde tüm sorunları çözeceğini sanıyor ve dost meclislerinde de her 4-5 yılda bir televizyonlardan tekrar tekrar servis edilen aynı şarlatanlık gösterilerinden başka bir şey konuşmayıp kendisinin oy verdiği partiye oy vermeyen herkese saldırarak birbirlerini beyhude bir çabayla tilt ediyorlar. Hâlbuki bu, çoğunluğun tiranlığı için çoğunluk olmaya çalışma uğraşından başka bir işe yaramayan ve hiçbir çözüm getirmeyen bir iş.


Evet, verdiğiniz oylar hiçbir boka yaramayacak. Sandık, şu ülke sınırları içerisindeki sorunların çözümü değil, hatta tam aksine kaynağıdır. Neden mi? Şöyle anlatayım:


Bu siyasetçiler, bu hırsız takımı, bu parazitler, sizin onlara oy vermenize öyle muhtaçlar ki bunun için söylemeyecekleri yalan, çevirmeyecekleri dümen yoktur. Âdeta yüzsüz, yapışkan, arsız dilencilerdir bunlar. Tepemizdekinin her türlü yalanı ayyuka çıktı, anlatısını koruyabilmek için sonuna kadar bunları inkâr etmeye devam etti. Ondan sonra, yerine geçecek olanlar da kendi anlatıları için aynı şeyleri yapacaklar. Hiçbir şey değişmeyecek...


Hatta son Erzurum olaylarıyla beraber anlıyoruz ki demokrasi ve sandık siyaseti ile beraber gelen siyasetçi fetişizmi ve tapınıcılığı artık kişilik kültlüğü boyutuna gelmiş, küçücük çocukları bile ciddi ciddi taşlayacak kadar ileriye giderek alenen utanmazlık ve pişkinlik seviyesine ulaşmış, eşi benzeri görülmemiş bir namussuzluk hâlini almıştır. Bütün bunlardan, toplumun -o dillerinden düşürmedikleri- ahlâkı gerçekten önemsemediği sonucuna varıyorum. Onlar sadece kendileri için neyin en iyi olduğunu önemsiyor, kendi kişisel veya ideolojik gündemlerine uyması için terimleri farklı durumlarda, farklı şekillerde tanımlıyorlar.


Muhalefet de dâhil buna. Klasik liberal pozu kesip kültürel marksistlerin egaliteryan saçmalıklarını papağan gibi tekrar eden Fulbright burslu ekonomist de, nasyonel sosyalistlerin tarım ve endüstri politikalarını ithal eden mancınık fetişisti de, bakanlık kurmayı çözüm sanan basiretsiz leblebi kafalı da dâhil buna. Bizzat kendi anket firmasının bile anket sonuçlarında neredeyse en alta koyduğu leblebi kafalıya dair “biz aramızdan birini seçeceğiz, siz de eşek gibi gelip bize oy vereceksiniz” demeye getiren ısrarları da, muhalefet partilerinin bugünkü iktidara karşın bir ehvenişer olduklarının değil, sadece aynısının farklı rengi olacaklarının bir teminatıdır.


Hans-Hermann Hoppe’nın Getting Libertarianism Right’da dediği gibi:


...Doğal hukuk ve adalet standartlarıyla ölçüldüğünde, hiçbir istisna olmaksızın bütün partilerden bütün politikacılar, sürekli ve devasa ölçekte, cinayet, katliam, mülke izinsiz girme, haneye ve şahsa tecavüz, kamulaştırma ve istimlak yoluyla gasp, hırsızlık, dolandırıcılık ve çalınmış malların ticaretini yapmaktan doğrudan ya da dolaylı olarak suçludurlar. Üstelik yeni gelen her politikacı ve parti daha da beter bir görüntü sergiliyor ve zaten devasa boyutlarda olan bu zulüm ve sapkınlık dağının üzerine daha da fazlasını yığıyor, öyle ki insan âdeta geçmişe dair bir hasret hissiyle doluyor. Tüm bu politikacıların ya asılması ya hapislerde çürümeye terk edilmesi ya da tazminat ödemeye mahkûm edilmesi gerekiyor. Ama bunun yerine, halkın önünde güpegündüz boy gösterip kendilerini -görkemli, gösterişli, ukalâ ve kendini beğenmiş bir şekilde- iyi yürekli azizler gibi merhametli hayırseverler, özverili kamu görevlileri, ve insanlık ile uygarlığın kurtarıcıları olarak ilân ettikleri geçit törenleri yapıyorlar. Kiralık bir entelijansiyanın desteğiyle, Alice’in harikalar diyarındaymışçasına hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını sonsuz döngüler ve varyasyonlarla halka empoze ediyorlar...

Seçimlerinizi ve propagandacılarınızı izlerken gözlemlediğimiz şey, tüm bunların arkasında çoğunlukla “o adam kötü, bu yüzden beni destekle!” türünden bir psikoloji olduğudur. Solcular kendilerine karşı çıkan herkesi faşist, ırkçı, dinci, homofobik ve açgözlü olarak adlandırıyor. Sağcılar ise kendilerine karşı çıkan herkesi sosyalist, Allah düşmanı olarak görüyor, eşcinseller, göçmenler ve savaşmak istedikleri yabancı ülkeler hakkında düşmanlık besliyorlar. Laik muhalefeti şeriat ile, ultra milliyetçileri Kürdistan ile, İslamcıları da “dinin elden gitmesiyle” korkutuyorlar ama o korktukları da asla yaşanmaz, zira bu karşıtlıkların hepsi bütün ülkeyi WEF (Dünya Ekonomik Forumu) ajandası adına gütmek için yaratılmış düşmanlardır.


Bunun politik anlaşmazlığın doğası hâline gelmesi talihsiz bir durum, ancak karşılaştığımız gerçek bu. Sizler birbirinize karşı tamamen acınası ve rezil bir seviyede davranarak harika(!) bir politik başarı elde ettiniz, biz de politik mücadeleleri böyle kazanabileceğimizi düşündük. Bu nedenle, bir nevi bunun içinde çalışmaya mecburuz. Sizinle dalga geçiyoruz, çünkü karşılaştığımız politik tartışmaların doğası bu. Liderlerinizi ve kitlenizi aşağılıyoruz, itin münasip yerine sokuyoruz, çünkü korkunç ve iğrenç fikirleri desteklediğiniz için insanların hiçbir şekilde sizi ciddiye almasını istemiyoruz.


Ahlâken tutarlı değilsiniz. Siyasetçileriniz, dinî liderleriniz ve propagandistleriniz hep kendi söylediklerine ters düşen şeyler yaparken yakalanıyor. Din adamları eşcinsel seks yaparken kayıt altına alınıyor, sosyalistler muazzam servet ediniyor, “aile değerleri” savunucuları eşlerini aldatırken yakalanıyor, silah denetimi taraftarları milyonlarca insanı öldürüyor. Ahlâkî düzlemleri en derinden çelişkili, bu durum da bu düzlemleri oldukça anlamsız kılıyor ve bu yüzden tüm bu politika zevatının onlara bağlı kalmaları için bir neden bulunamıyor.


Bizim ahlâkî düzlemimiz temelde sadece zor kullanmamaktan ibarettir. Hırsızlık yapmadığımız, saldırmadığımız, adam kaçırmadığımız ve cinayet işlemediğimiz sürece, ahlâkî kodlarımıza tamamen uygun hareket etmiş oluyoruz. Şiddet bize çekici gelmediğinden bu durum bizim için oldukça kolay ve yalındırr ve bu yüzden neredeyse hiç ikiyüzlü görünmeyiz.


Kendi aralarında danışıklı dövüşerek her bir kesime ayrı ayrı düşman yaratırlar ki kendi asıl ajandalarına doğru insanları güdebilsinler. Şeriat da gelmiyor, Kürdistan falan da kurulmuyor. O hep korktukları gibi “din” de elden gitmiyor. Hepsi birilerinin hedefi, hepsi birilerinin korkulu rüyası. Devlet insanları tam da bu şekilde kolektivize ederek birbirlerine düşürür, bireyliğinden koparır, birbirleriyle korkutur. Bütün kolektivist kafalı koyunlar da devletin istediğini aynen yapar. Sandık siyaseti de bütün bu saçmalığın üstünden yaratılan bir simülakradır, bir hayalettir. Seçim özgürlüğünüz olduğuna dair imal edilmiş kitlesel bir histeridir.


Sadece belki seçim sonrası ilk dönem için itibari para düzeninin de itibari olmasından destek alarak bir şeylerin iyiye gidiyor olduğuna dair geçici bir ilüzyon yaratıp sizleri kitlesel delüzyona sokacaklar. Seçimlerden medet ummayın. Bu dümen ve şarlatanlık düzenine oy verdiğiniz ölçüde sizler de ahlâken suç ortağı ve sorumlusunuz.


Devlet en basit ve dolaysız hâliyle her birey için mülkiyet ihlali ve tehdidi değil midir?


Devletin varlığı için çalışan her insan devletin bu saldırganlığında suç ortağı değil midir?


Hepimize karşı olan bu saldırganlığı yürütebilmesi için yine bizden yüklü bir miktar haraç kesmiyorlar mı?


Oy verenler de bizzat oy sandığı başında yazılı (veya kaşeli) bir kâğıt parçasıyla oy verdiğini beyan ederek bu yapılan ahlâksızlığı onayladıklarını göstermiyorlar mı?


Ne şekilde elde edilirse edilsin, politik gücün halkın manevi desteğine sahip olması bir gerekliliktir ve oy hakkı bunu tescil etmek için en etkili yöntemdir; Hitler, Mussolini ve Stalin’in oyların kullanılmasında nasıl ısrar ettiklerine dikkat edin. Herhangi bir demokratik cumhuriyet hükümetinde, hatta bizimkinde bile, halkın sadece bir kısmı başarılı adaya oy verir, ancak bu oran olarak etkileyicidir; politik iktidarın kullanılmasında onu destekleyen şey bu ezici yaptırım görüntüsüdür. Bu olmadan o kaybolur.


Şöyle düşünün: Şu an bile türlü türlü yalanı ve sahtekârlığı ayyuka çıkan hem iktidar hem muhalefet partilerine bizzat sandıkta oy veren mi suçludur, yoksa hiçbirine oy vermemeyi tercih eden mi? “Toplum sözleşmesi teorisi” zırvalığına göre insanlar devlete ya fiilen sözleşme imzalayarak ya da dolaylı yoldan “zımni rıza” ile, sessiz kalarak katılmış sayılmıştır. Adına devlet denilen, insanın canına ve malına mütecaviz terör örgütü, havadan uydurma “zımni rıza” adına, uydurma bir bayrak ve Fransız İhtilali’nden doğma bir hayaletten türeyen itibari bir emtiayı, yani bir kafa kâğıdını onu istemeyen bireylere de dayatır. Zorla entegrasyon mahsulü “TOPlum”ların uydurma “zımni rızaya” dayalı sahte mutabakatları da ancak itibari paralar kadar değerli olabilir. Oy vermek ise bir yerde sadece bu saçmalığa değil, kimin bizzat oy veren olarak bu saçmalığı oy vermeyen başkaları üzerine de uygulayacağına dair utanmazca bir iznin beyanıdır. Hâlbuki bu sandık siyasetini yürüten, insanın canına ve malına mütecaviz terör örgütünün de yaratılışı bir sözleşmenin, bir akdin neticesi değildir. Aklı başında kimse böyle bir sözleşmeyi kabul etmez.


Kendine saygısı olan bir vatandaş, katliam ve hırsızlık üzerine temellenmiş bir kurumu neden desteklesin? Zira bir kişi oy verdiğinde bunu yapmış olur. Geçmişi geçmişte bırakmamız ve kurumun temizlenmesi için ne yapabileceğimize bakmamız gerektiği, böylece düzenli bir varoluşun sürdürülmesi için kullanılabileceği iddia edilirse, cevap bunun yapılamayacağıdır; birbiri ardına “iyi hükümet” için oy veriyoruz ve elimizde ne var? Belki de bu başarısızlıklar silsilesine işaret edildiğinde her zaman ileri sürülen ama yine de en aptalca olan argüman, “kötünün iyisini seçmemiz gerektiği”dir. Hangi zorlama altında böyle bir seçim yapmak zorundayız? Neden her ikisinden de kendimizi sakınmıyoruz?


Yüksek amaçları olan insanların, toplumun iyiliğinden başka bir karşılık düşünmeksizin, yeteneklerini her zaman ortak refah için kullanacaklarına şüphe yoktur. Ancak vergilendirme sistemimiz devam ettiği ve ekonomik malları elde etmek için politik araçlar mevcut olduğu sürece, fetih ruhu da kendini gösterecektir; çünkü insanlar her zaman arzularını en az çabayla tatmin etmeye çalışırlar. Vergilendirme kaldırılsa ve ayrıcalık dağıtma yetkisi de ortadan kalksa, ne tür kampanyalar ve ne tür adaylar olacağı konusunda spekülasyon yapmak ilginçtir. Eğer "içinde hiçbir şey" olmasaydı makam odası için kim aday olurdu?


“Oy kullanmıyorsan ağlamaya hakkın yok” demeden önce bir daha düşünün, zira biz hiçbirini kabul etmiyoruz. Oy verenlerin seçeceği herhangi bir mütecaviz şarlatanın kararlarına göre mülkiyetimizin ve özgürlüğümüzün ihlaline müsaade etmeyi ahlâkî görmek gibi bir zorunluluğumuz yok.


Eğer oy veriyorsanız, adına devlet denen yasal yağma rejimini onaylayarak en baş sorumlulardan biri siz oluyorsunuz demektir. Vergi vermeyi kabul etmek demek, insanın canına ve malına mütecaviz bir terör örgütünün finansörü olmak demektir. Herkesin birbirinin sırtından geçindiği düzenlerin mimarları ve aracılarından yana olmak, en büyük insanlık suçudur, ahlâksızlıktır.


Eğer insanların sizi sürekli tehdit etmesini ve ne yapmanız gerektiğini söylemesini istiyorsanız, bu sizin bileceğiniz bir iş. Bunu kesinlikle tasvip etmiyoruz, ancak devletin olmadığı bir ortamda başkalarının otoritesine boyun eğmekte hiçbir sakınca görmeyebilirsiniz. Sizinle özgürlüğün erdemleri hakkında konuşabiliriz, ancak dürüst olmak gerekirse sizi özgür olmaya zorlamaya çalışmıyoruz. Tek söylediğimiz, bizi aynı otorite altına girmeye zorlamaya hakkınız olmadığıdır.


Buna karşılık, siz bizim mülkümüze el koymak, bizi savaşa zorlamak, çocuklarımızı “eğitmek”, işimizi ve kişisel ilişkilerimizi kontrol etmek istiyorsunuz. Kafanızda “devlet” kavramının bunu kabul edilebilir kıldığına dair gerçekten tuhaf ve yerleşik bir fikir var, ancak bunu toplumca kabul edilebilir bulacağınız başka bir durum yok. Biz devlete inanmıyoruz, bu yüzden de devlete bize bunları yapmaya çalışan diğer ruh hastaları gibi bakıyoruz; kendi aranızda oylayarak hangi şarlatanın hangi saiklerle bunları yapacağına dair mutabakata varıyor olduğunuz konusundaki hezeyanlarınız da bu saçmalığı ahlâk dışı olmaktan kurtaramıyor. Demokrasiye, sandık siyasetine ve devlete dair inanç da ineğe tapanların, deve sidiği içenlerin veyahut garip gureba her türlü paganın inançları kadar akıl dışı ve deli saçmasıdır.


Ne acı ki insanlar küçüklüklerinden beri, bizzat devletin bedava ve zorunlu eğitim sisteminin de desteğiyle, içinde “a, b, c, d, e” seçenekleri olan sorular çözmeye alışmışlar ve elleriyle oraya bir “f” seçeneği yazmaya mabatları yemiyor, sunulan çerçevenin dışına taşamıyorlar. Hiç kimse kalıpların dışında, farklı perspektiflerden düşünemiyor.


Mesela insanların “Badem bıyık gitmek zorunda, x partiye oy vereceğim” şeklindeki beyanlarına karşılık, ben “oy vermeyeceğim” deyince “AKP’li” diye tepki görüyorum. Hâlbuki alâkası yok; ben sandığa gidip o oy pusulasını atarak ne o badem bıyık, ne de diğerlerine fizikî hareketlerimle onay vermiş olmayı reddediyorum. Eğer devlet denen mütecaviz terör örgütü benim bu kararımı x bir siyasetçiye oy vermek olarak görüyorsa bunun müsebbibi ben değil, devlettir. Gidin devlete çemkirin, bana değil. Hiçbirisine oy vermemenin de bir seçim olduğunu idrak edin artık.


Düşmanı çok ama çok yanlış yerlerde arıyorsunuz. İçinde bulunduğumuz durum sağ ve sol, gerici ve laik, ulusalcı ve batıcı, millet ve cumhur kavgası değil; ortada yalnızca iki taraf var, o da devlet ve insanlar.


Hâlbuki liberteryenler özünde fark etseler de fark etmeseler de anarşisttir. Size seçim kazanmaya/liberal olanı başa getirmeye çalıştığını söyleyen bir “liberteryen” ya seçim kazanmaya çalıştığı konusunda size yalan söylüyordur, ya liberteryen olduğu konusunda bize yalan söylüyordur, ya da liberteryenizmi çok ama çok yanlış anlamıştır. Biz devleti, demokrasiyi ve bir ilüzyon olan sandık siyasetini, komple ortadan kaldırmak isteriz, seçimleri kazanmayı değil.


Seçilerek devletin başına geçip ülkeyi özgürleştireceklerini düşünecek kadar ağır hayalperest ve delüzyonel olanlar bile normalde hükümet için ayrılmış kanallar aracılığıyla bizim için anarşist söylemi tekrarlayan kullanışlı ahmaklardan ancak biraz daha fazlası olabiliyorlar, ötesi değil.


Hatta bugünkü Türk siyaset iklimi özelinde konuşacak olursak, sandık siyasetiyle iş tutan çakma liberteryenler de özünde liboştur, faydacıdır, özgürlük davasını düşünecek kadar adam değillerdir. Bu kronist piç kuruları da bir düşünce kürsüsünden ziyade ancak “rahle” olabilirler. Devletçi olmadıklarını iddia etseler de devletin memesini ağızlarından eksik etmezler, hâliyle bireysel özgürlüklerle ilgili hassasiyetleri sermaye edinmenin önünde gördükleri kamusal engellerle sınırlıdır. Ortamlarda liberalim, liberteryenim diye dolaşıp nice özgürlüklerin gaspına gizliden gizliye alkış tuttukları için de bu politik dönmeliklerinden dolayı liboştur bunlar.


Devlet doğası gereği mağdur ettiği insanların desteğini kazanmak için ekonomik ve sosyal sorunları çözmeye dair vaatler gibi yalanlar söyler. Siyasetçileriniz ve propagandacılarınız önyargılarınızdan, dinî fikirlerinizden ve duygularınızdan besleniyor çünkü sizi kendi çıkarlarınıza aykırı davranmaya yönlendirmenin en kolay yolu bu. Biz bunların saçma olduğunu ve tamamen başarısız olacağını biliyoruz, ve çoğu insanın bunu yutacak kadar avel olduğunu da biliyoruz.


Devlet siyasetinde nezaket çerçevesinde tartışmak bir hayaldir. Bu tartışmanın sonunda kimin haklı kimin haksız olduğu gerçekten önemli değildir; sayıca üstün olan kişi boktan fikirlerini silah zoruyla diğer herkese dayatacaktır. Bunu tersten yaptığınızı, tehditle bitirmek yerine tehditle başladığınızı hayal edin. Bu koşullar altında kimse anlaşmazlığı konusunda kibar olmaya çalışmaz.


Sayıca az olduğumuzu ve azınlığın demokrasi tarafından her zaman kazıklanıp tehdit edildiğini bildiğimiz için, bu tartışmalar bize tam olarak böyle görünüyor. Şiddet tehdidiyle başlıyor ve bitiyor, bu yüzden eğer tartışırken size kafa atmıyorsak bu gerçekten de nezaketimizden ötürüdür.


Bize devletin şiddetinden, baskısından ve soygunundan kaçınabilmek için kesinlikle hiçbir seçenek sunmuyorsunuz. Sizin şiddetiniz ya da bir başkasının şiddeti arasında seçim yapmak zorunda bırakılıyoruz. Sanki kendi memleketimde huzur içinde yaşamaya hakkım yokmuş gibi bize “Ya sev ya terk et!” veya “Ananı da al git!” diyorsunuz. İşin aslı şu ki bize şiddet ya da şiddet arasında bir seçim sunarsanız, elbet bir gün, en nihayetinde bir gün biz de size biraz şiddetle karşılık vereceğiz ve sosyal medyada sizi dalgaya almamız endişelerinizin en küçüğü olacak.


İnsanlara karşı baskı, şiddet ve gaspın yanlış olduğunu fark ettiğinizde liberteryen, bu konuda hiçbir istisna olmadığını ve olamayacağını anladığınızda da anarşist olursunuz. Varsayımsal olarak iyi bir devlet potansiyeline inanan minarşistler bile (ki iyi bir devlet ifadesi bile kendi başına oksimorondur) devletin suç tekeli potansiyelini kabul etmelidir. Suç örgütlerinde reform yapılamaz, lağvedilmeleri şarttır. Dolayısıyla liberteryenlerin radikal birer anarşist olmamaları için hiçbir sebep yoktur...


Unutmayın: Her oy tirana gider.


Evet, oy vermeyi reddediyorum. Bu devletin statükoculuğunda itibari bir oy verme ilüzyonu ile mental mastürbasyon yapmayı reddediyorum. Çoğunluğun tiranlığı mekanizmasında rol almayı reddediyorum.



Şimdi muhtemelen “Oy vermeyelim de ne yapalım?” diye düşünüyorsunuzdur. Bu sorunun çözümü kararlı bir boykottan ve sivil itaatsizlikten geçer. Boykot hareketlerinin, kadim klasik liberal geleneğin bize salık verdiği doğal haklarımız olan yaşam, özgürlük ve mülkiyetin mümkün kıldığı medeniyeti geri almak için en iyi nihai umudu temsil ettiğine gerçekten inanıyorum. Devlet gücüyle çıldırmış bir dünyada, ayrılma (secession) ve boykot, merkezî hükümetlerden ziyade sivil toplum ve piyasalar etrafında örgütlenmiş gerçekten özgür bireylerden müteşekkil toplumların hâlâ var olabileceğine dair umut veriyor.


Gerçekleştirilmesi için önerilen devrimde gerekli olan tek şey sandıklardan uzak durmaktır. Diğer devrimlerden farklı olarak, örgütlenmeye, şiddete, savaş finansmanına ve ona ihanet edecek bir lidere gerek duyulmamaktadır. Her vatandaş kendi vicdanının sükuneti içinde, gayriahlâkî bir kuruma manevi destek vermeyeceğine dair kendine söz verir ve seçim günü evinde kalırsa tarihteki tek damla kan dökülmeden başarıya ulaşan biricik devrime tanıklık edilecektir.


“Ama bu gerçekten nasıl gerçekleşebilir ki?” diye soracaksınız belki de.


Türkiye’de uygulanabilir bir boykot hareketi yaratmak, Türk vatandaşlarının çoğunluğunu ya da en azından seçmenlerin çoğunluğunu cumhurbaşkanlığı seçimi gibi kitlesel bir politik kampanyaya katılmaya ikna etmek anlamına gelmez mi? Bence hayır. Özgürlükçü bir boykot hareketi inşa etmek için kitlesel politik örgütlenmeye gerek yoktur: Aslında, Sol ve Sağ’a hitap eden ulusal politik hareketler umutsuzca naif bir biçimde zaman ve kaynak israfı olacaktır.


Bunun yerine, Hans-Hermann Hoppe’nın deyimiyle “aşağıdan yukarıya” bir devrim şeklinde hükümete karşı hiper-lokalize direnişe odaklanmalıyız. Hoppe devletin bize tanıdığı azıcık gün ışığını savunma amaçlı kullanmamızı öğütlüyor: Nasıl ki güç sadece öz savunma için kullanıldığında haklıysa, demokratik araçların kullanımı da sadece demokratik olmayan, özgürlükçü, özel mülkiyet yanlısı amaçlara ulaşmak için kullanıldığında haklıdır.


Başka bir deyişle, aşağıdan yukarıya bir devrim, birey, aile, topluluk ve yerel düzeyde ayrılmak için merkezî hükümetin iradesini bükmeye çalışmak yerine ona sırtımızı dönmeyi içeren milyonlarca yol üzerinden hem ikna hem de demokratik mekanizmaları kullanır.


Hoppe’nın da Ne Yapmalı (What Must Be Done) adlı eserinde belirttiği gibi,


Çoğunluk egemenliği ve özel mülkiyet müdafaası birbirine zıttır. Demokrasi fikri ile dalga geçilmelidir: o, adalet olarak sergilenen mafyatik avam idaresinden başka bir şey değildir. Bir demokrat olarak etiketlenmek, olası tüm iltifatların en kötüsü olarak kabul edilmelidir!

Boykot, doğru anlaşıldığında, rızayı geri çekmek ve Ankara’dan uzaklaşmak anlamına gelir, onu politik olarak ele geçirmeye ve “Tiranı dönüştürmeye” çalışmak anlamına değil.


Boykot, politik bir hareket değil, anti-politik bir harekettir.


Neden çözüm en azından ulusal düzeyde ancak anti-politik yollarla mümkündür? Açıkçası, Ankara’daki politik aygıtın liberteryen bir şekilde ele geçirilmesi fikri hayal ürünüdür ve politik yön keskin bir şekilde tersine dönse bile milyonlarca devlet memurundan oluşan bürokrasi ordusu öylece ortadan kalkmayacaktır. Fizikî olarak geniş, çok kültürlü, sosyal demokrat, ekonomik, sosyal ve kültürel çıkarları son derece farklı 80 milyonluk bir refah devletinin, yoğun bir çatışma ve ekonomik çekişme olmaksızın süresiz olarak Ankara’dan yönetilebileceğine gerçekten inanan var mı? Türk vatandaşlarının çoğunluğunu reelpolitik sistemde liberteryenizmi benimsemeye ikna etmek -böyle bir oksimoron mümkün olsa bile- mevcut kültürde umutsuz bir girişimdir.


Siyaset takip eden bir unsurdur. Kültür önden gider, siyaset arkadan gelir. Türkiye’de felsefî, eğitimsel ve kültürel bir değişim yaşanmadıkça politik bir değişim de yaşanamaz. Yıllar içinde her türlü devletçi (İslamcı ya da laik sosyal demokrat fark etmeksizin) eğitimi, medyayı, güzel sanatları, edebiyatı ve popüler kültürü ele geçirdi ve bunun sonucunda siyaseti de ele geçirdi.


İşte bu nedenle liberteryen hareketimiz, kalpleri ve zihinleri kazanmak adına bir savaş olmalıdır. Entelektüel bir fikir devrimi gereklidir, çünkü şu anda dünyayı kötü fikirler yönetmektedir. İlliberal demokrat bir toplumda liberteryen bir politik mucizenin gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Beni yanlış anlamayın. Liberteryen felsefe dünya çapında büyüyor ve ben kalpleri ve zihinleri kazandığımıza inanıyorum. Şu an karamsarlık değil, cesaret zamanıdır.


Ancak liberteryenizm Türkiye’de belki de hiçbir zaman kitlesel -yani çoğunluğa ulaşan- bir politik hareket olmayacaktır. Bazı insanlar her zaman devleti destekleyecektir ve bu konuda kendimizi kandırmamalıyız. Bunun nedeni genetik özellikler, çevresel faktörler, aile etkileri, kötü okullar, medya etkileri veya sadece devletin sunduğu sanılan güvenliği aramaya yönelik doğuştan gelen bir istenç olabilir. Görünüşe göre bize karşı çıkmak üzere yaratılmış olan insanlardan onay almak için mesajımızı sulandırdığımızda da ölümcül bir hata yapmış oluruz. Ve değerli zamanımızı, enerjimizi boşa harcamış oluruz. Esas önemli olan bizimle temelde aynı fikirde olmayanları ikna etmek değil, kendimizi onların politik kontrolünden ne ölçüde kurtarabildiğimizdir. Bana göre boykotun taktiksel açıdan üstün bir yaklaşım olmasının nedeni de bu: Özgürlükçü düşünen insanları devletten uzaklaşmaya ikna etmek, devletçi bir zihniyete sahip olanları değişmeye ikna etmekten çok daha kolay. Nihayetinde boykotun hikmeti bireyle başlar ve bireyle biter. Dünyayı kötü fikirler yönetiyor, ama sizin dünyanızı da onlar mı yönetmeli?


Hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur: Kendi kaderimizi tayin etme hakkını ne kadar ciddiye alıyoruz ve bunu savunmak için kişisel yaşamlarımızda ne kadar ileri gitmeye istekliyiz?


Boykot aslında evde, günlük hayatımızda kendimizi devlet otoritesinden uzaklaştırmak ve korumak için attığımız sessiz, şiddetsiz ve kararlı adımlarla başlar. Devlet, kendi çelişkilerinin, mali karmaşasının ve para sisteminin ağırlığı altında zaten parçalanıyor. Ankara’nın kontrolünü ele geçirmemize gerek yok. Daha fazla özgürlük ve gelecek nesiller için daha iyi bir yaşam isteyen insanlar olarak yapmamız gereken şey, Ankara’dan uzaklaşmak ve onunla birlikte batmadığımızdan emin olmaktır.


Son olarak, kişisel bir boykot başlatmak için birkaç naçizane öneride bulunmama izin verin. Bunların hepsi sizin kişisel koşullarınız için geçerli olmayabilir; sizin ve aileniz için en iyisinin ne olduğuna sizden başka kimse karar veremez. Ancak hepimiz devletten rızamızı çekmek için elimizden gelen her şeyi yaparak aşağıdan yukarıya bir devrimde rol oynayabiliriz:


  1. Entelektüel izolasyondan kurtulun. Özgürlüğü yaymak, ilişkiler ve ittifaklar geliştirmek için benzer düşünen arkadaşlarınızla, ailenizle ve komşularınızla konuşun. Devlet, güçlü bir aile yapınızın ya da sosyal çevrenizin olmamasını ve izole olmanızı tercih eder.

  2. Devlete ve dışa bağımlılıktan kurtulun. Gıda, su, yakıt, nakit para, ateşli silahlar ve evdeki fiziksel güvenlik açısından mümkün olduğunca kendi kendinize yeterli hâle gelin. Bir doğal afet, ekonomik kriz ya da benzeri bir durumda devlete bağımlı kalmaya direnin. Devlete bağımlılığın en yakın ve berbat örneğini 2023 Kahramanmaraş depremlerinde on binlerce can kaybıyla ve yardım adı altında yapılan nice devlet sahtekârlığı ile deneyimledik.

  3. Devleti milyonlarca farklı şekilde destekleyen ana akım medyayı boykot edin. Televizyonu bırakın, büyük gazeteleri bırakın ve bu internet çağında kendi bilgi kaynaklarınızı bulun. Önceki nesillerin sahip olmadığı bir lüksten faydalanın.

  4. Çocuklarınızı Türkiye şartlarında belki ilk 8 sene zorunlu eğitim yasalarından ötürü devletten muhafaza edemeyebilirsiniz, ama gerçekten inisiyatif alıp çocuklarınızı okullardan uzak tutmanız ve evinizde kendiniz eğitmenizle daha sağlam ve ayrıca korkunç travmalardan azade bir şekilde fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil yaratmanız mümkündür.

  5. Ana akım akademiyi ve onun borç tuzağını reddederek üniversiteden ayrılın. Çevrimiçi öğrenme platformlarını kullanarak, teknik yeterlilikler edinerek ya da sadece okuyabildiğiniz kadar çok okuyarak kendinizi eğitin. İhtiyacınız olan tek şey İnternet ve tercihen bir kütüphane üyeliğidir.

  6. Fiziksel değerli metallere sahip olarak, Bitcoin sahibi olarak ve yurtdışında varlık sahibi olarak Türk Lirası’nı ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nı boykot edin. Yaklaşan CBDC (Merkez Bankası Dijital Kuru) tehlikesine karşı kendinizi ve çevrenizi bilinçlendirin. Ticarî ilişkileriniz olan kişileri mümkün olduğunca Türk lirası yerine Bitcoin kullanmaya ikna ederek tüm devletçi itibari ekonomiyi boykot edin.

  7. İşinizi ve kişisel ilişkilerinizi mümkün olduğunca vergi açısından verimli ve dikkat çekmeyecek şekilde düzenleyerek vergilendirici ve regüle edici devlet rejimini boykot edin.

  8. Varlıklarınızı açgözlü davalardan yasal olarak koruyarak ve devlet mahkemelerine başvurmaktan mümkün olduğunca kaçınarak hukuk sistemini boykot edin.

  9. Sağlığınızın kontrolünü elinize alarak ve tıbbî ortodoksiyi sorgulayarak düzenbaz devletin sağlık kartelini ve onun işbirlikçisi ilaç kartellerini boykot edin.

  10. Daha iyi bir vergi ve düzenleme ortamına, daha iyi evde eğitim yasalarına, daha iyi silah yasalarına sahip başka bir ülkeden ikinci bir vatandaşlık alarak veya Türk vatandaşlığından çıkıp daha özgürlükçü insanların yaşadığı bir ülkeye göç ederek Türkiye’yi arkanıza bile bakmadan terk edin.


Hepsinden önemlisi, devletin her şeye kâdir ya da üstesinden gelinemeyecek kadar zorlu bir rakip olduğu zihniyetinden ayrılın. Devlet, Bastiat’nın da işaret ettiği üzere büyük bir kurgudan başka bir şey değildir. Onlara bizi mutsuz ve karamsar hâle getirebilecek gücü vermeyelim.


“Yine de bu seçimlerde oy vereceğim” diyenler var mı?


 

Yazar: Fırat Kaan Aşkın
340 görüntüleme0 yorum

コメント


bottom of page