top of page

Radikal İdealizmin Gerekçesi

Murray N. Rothbard - 20.07.1973


Her “radikal” görüş “ütopik” olmakla suçlanmıştır ve liberteryen hareket de bu konuda bir istisna değildir. Bazı liberteryenler, “fazla radikal” olarak insanları korkutmamamız gerektiğini ve bu nedenle liberteryen ideoloji ve programın tamamının gözlerden uzak tutulması gerektiğini savunmaktadır. Bu kişiler, yalnızca Devlet gücünün kademeli olarak azaltılmasına odaklanan bir “Fabian” kademecilik/aşamacılık programı önermektedir. Bunun bir örneği vergilendirme alanında görülebilir: Tüm vergilerin kaldırılması gibi “radikal” bir önlemi, hatta gelir vergisinin kaldırılmasını savunmak yerine, kendimizi küçük iyileştirmeler için, mesela gelir vergisinde %2’lik bir kesintiye gidilmesi için çağrıda bulunmakla sınırlamalıyız.


Stratejik düşünme alanında, liberteryenler Marksistlerin derslerine kulak vermelidir, çünkü onlar radikal toplumsal değişim stratejisi üzerine diğer tüm gruplardan daha uzun süredir düşünmektedir. Nitekim Marksistler doğru yoldan “sapmış” olan ve kritik öneme sahip iki stratejik yanılgıyı tespit etmişlerdir: bunlardan birine “sol sekterlik” adını verirler; ötekine ise karşıt bir sapma olarak “sağ oportünizm” adını verirler. Liberteryen “aşırılıkçı” ilkeleri eleştirenler, Marksist “sağcı oportünistlerin” benzerleridir.


Oportünistlerin en büyük sorunu, kendilerini kademeli ve “pratik” programlarla, hemen benimsenme şansı yüksek programlarla sınırlayarak, nihai hedefi, özgürlükçü/liberteryen hedefi tamamen gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarıdır. Vergilerin %2 oranında azaltılması çağrısında bulunmakla yetinen bir kişi, nihai hedef olan vergilerin tamamen kaldırılması hedefini de ortadan kaldırmış olur. Acil çözüm yollarına odaklanarak nihai hedefin ve dolayısıyla liberteryen olmanın amacının ortadan kalkmasına yardımcı olur. Eğer liberteryenler en saf ilkenin, nihai amacın bayrağını yüksekte tutmayı reddederse, başka kim tutacaktır? Cevap hiç kimse, dolayısıyla son yıllarda saflardan ayrılmanın bir diğer önemli kaynağı da oportünizm gibi hatalı bir yola sapmak olmuştur.


Oportünizm yoluyla dönekliğin önde gelen örneklerinden biri, 1950’lerin başında adanmış ve militan bir liberteryen olan “Robert” ismiyle anacağımız kişidir. Hızla aktivizme ve acil kazanımlara ulaşan Robert, doğru stratejik yolun liberteryen hedefle ilgili tüm söylemleri ve özellikle de liberteryenizmin devlet düşmanlığını küçümsemek olduğu sonucuna varmıştır. Amacı sadece “olumlu” olanı ve insanların gönüllü eylem yoluyla elde edebilecekleri başarıları vurgulamaktı.


Kariyerinde yükseldikçe, Robert tavizsiz liberteryenleri bir ayak bağı olarak görmeye başladı; bu nedenle, kendi organizasyonunda devlet hakkında “olumsuz” düşündüğünü tespit ettiği herkesi sistematik olarak tasfiye etmeye başladı. Robert’ın liberteryen ideolojiyi açık ve net bir şekilde terk etmesi ve devlet ile özel teşebbüs arasında -zorlama ile gönüllülük arasında- bir “ortaklık” çağrısında bulunması, yani özetle müesses nizamda açıkça yerini alması çok uzun sürmedi. Ancak, Robert her kafası güzel olduğunda kendisinden bir “anarşist” olarak bile bahsetmeye devam edecektir etmesine ama bu sadece dünyayla tamamen ilgisiz soyut bir bulutsu diyarda olacaktır.


Kendisi de hiçbir şekilde radikal veya aşırılıkçı olmayan serbest piyasa ekonomisti F. A. Hayek, saf, katıksız ve “aşırılıkçı” ideolojiyi asla unutulmaması gereken bir görüş olarak muhafaza edip üstün tutmanın özgürlüğün başarısı açısından taşıdığı kritik öneme dair etkileyici yazılar kaleme almıştır. Hayek, sosyalizmin en büyük cazibelerinden birinin, ona ulaşmak için çabalayan herkesin eylemlerine nüfuz eden, onları aydınlatan ve yönlendiren bir amaç olan “ideal” hedefine sürekli vurgu yapması olduğunu yazmıştır. Hayek ayrıca şunu da eklemektedir:


Özgür bir toplumun inşasını bir kez daha entelektüel bir macera, bir yiğitlik eylemi hâline getirmeliyiz. Eksikliğini duyduğumuz şey liberal bir Ütopya’dır; ne her şeyin olduğu gibi savunulduğu ne de sosyalizmin sulandırılmış bir türü gibi görünen bir program değil, güçlülerin (sendikalar da dâhil olmak üzere) zaaflarını görmezden gelmeyen, gereğinden fazla pratiğe kaçmayan ve kendisini bugün siyaseten mümkün görünen şeylerle sınırlamayan gerçek anlamda liberal bir radikalizmdir. Gücün ve nüfuzun cazibesine direnmeye hazır ve erken gerçekleşme ihtimali ne kadar düşük olursa olsun bir ideal uğruna çalışmaya istekli entelektüel liderlere ihtiyacımız var. Bu liderler, ne kadar gerçekleşme ihtimali uzak olursa olsun, ilkelerine bağlı kalmaya ve tam anlamıyla gerçekleşmesi için mücadele etmeye istekli kişiler olmalıdır... Serbest ticaret ve fırsat özgürlüğü hâlâ çok sayıda insanın hayal gücünü harekete geçirebilecek ideallerdir, ancak sadece “ticarette makul bir özgürlük” ya da sadece “kontrollerin gevşetilmesi” ne entelektüel açıdan saygındır ne de herhangi bir coşku uyandırabilir. Gerçek liberalin sosyalistlerin başarısından çıkarması gereken temel ders, onlara entelektüellerin desteğini kazandıran ve böylece kamuoyu üzerinde yakın geçmişte tamamen uzak görünen şeyleri her gün mümkün kılan bir etki yaratan Ütopyacı olma cesaretleridir. Mevcut fikir ortamında yalnızca uygulanabilir görünen şeylerle ilgilenenler, yönlendirmek için hiçbir şey yapmadıkları kamuoyundaki değişikliklerin bir sonucu olarak bu fikirlerin bile hızla siyaseten imkânsız hâle geldiğini sürekli olarak görmüşlerdir. Özgür bir toplumun felsefî temellerini bir kez daha canlı bir entelektüel mesele ve bunun pratiğe dökülmesini de en canlı zihinlerimizin yaratıcılığına ve hayal gücüne meydan okuyan bir görev hâline getiremediğimiz sürece, özgürlüğün geleceği gerçekten de karanlıktır. Yine de liberalizmin en iyi dönemine damgasını vuran fikirlerin gücüne olan inancı yeniden kazanabilirsek, savaşı kaybetmiş sayılmayız.¹

Hayek burada önemli bir gerçeğin ve nihai hedefin vurgulanması için önemli bir gerekçenin altını çizmektedir: Mantıksal olarak tutarlı bir sistemin yaratabileceği heyecan ve şevk. Buna karşın kim %2’lik bir vergi indirimi için barikatlara gider ki?


Katıksız ve saf ilkelere bağlı kalmanın çok hayatî bir taktiksel nedeni daha vardır. Günlük sosyal ve siyasî olayların pek çok baskıdan kaynaklandığı, çatışan ideolojilerin ve çıkarların itiş kakışının çoğu zaman tatmin edici olmayan sonuçları olduğu doğrudur. Ancak sırf bu nedenle bile olsa, liberteryenler için her zaman tansiyonu, meydan okumayı, mücadeleyi artırmak çok daha önemlidir. %2’lik bir vergi indirimi çağrısı, öngörülen bir vergi artışının sadece hafifletilmesini sağlayabilir; ciddi bir vergi indirimi çağrısı ise gerçekten de kayda değer bir indirim sağlayabilir. Ve yıllar geçtikçe, günlük eylem kalıplarını kendi istediği istikamette daha da ileri götürmek tam da “radikalin” stratejik rolüdür.


Sosyalistler bu stratejide özellikle ustalaşmışlardır. Altmış, hatta otuz yıl önce geliştirilen sosyalist programa bakacak olursak, bir ya da iki kuşak önce tehlikeli derecede sosyalist olarak görülen önlemlerin artık Amerikan kültürünün “ana akımının” vazgeçilmez bir parçası olarak kabul edildiğini görürüz. İşte böylece, sözde “pratik” siyasetin gündelik uzlaşmaları amansız bir şekilde kolektivist yöne doğru çekilmektedir. Liberteryenlerin de aynı sonucu elde edememesi için hiçbir neden yoktur. Aslında, kolektivizme karşı muhafazakâr muhalefetin bu kadar zayıf olmasının nedenlerinden biri, muhafazakârlığın doğası gereği tutarlı bir siyasî felsefe değil, sadece Amerikan “geleneğinin” somutlaşmış hâli olan mevcut statükonun “pratik” bir savunusunu sunmasıdır. Oysa devletçilik büyüyüp geliştikçe, tanımı gereği giderek daha yerleşik ve dolayısıyla “geleneksel” hâle gelir; muhafazakârlık bu durumda devletçiliği yıkmak için hiçbir entelektüel silah bulamaz.


İlkelere bağlı kalmak, nihai liberteryen ideali yüksekte tutmaktan ve onunla çelişmemekten daha fazlasını ifade eder. Aynı zamanda bu nihai hedefe fiziksel olarak mümkün olan en hızlı şekilde ulaşmak için çabalamak anlamına da gelir. Kısacası, liberteryen hiçbir zaman hedefine yönelik dolaysız ve hızlı bir yaklaşım yerine kademeli bir yaklaşımı savunmamalı veya tercih etmemelidir. Çünkü böyle yaparak kendi hedeflerinin ve ilkelerinin başat öneminin altını oymuş olur. Ve eğer kendisi kendi hedeflerine bu kadar az değer veriyorsa, diğerleri bu hedeflere ne kadar değer verecektir?


Kısacası, liberteryen, özgürlük hedefine gerçekten ulaşmak için, bu hedefe mevcut en etkili ve en süratli araçlarla ulaşmayı arzulamalıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra fiyat ve ücret kontrollerinin derhâl ve tamamen kaldırılmasını savunan klasik liberal Leonard E. Read, bir konuşmasında “Bu kürsüde, basıldığında tüm ücret ve fiyat kontrollerini anında serbest bırakacak bir düğme olsaydı, parmaklarımı hemen üzerine koyar ve basardım!”² demiştir.


Bu durumda liberteryen, şayet böyle bir düğme olsaydı, özgürlüğe yönelik tüm saldırıların anında ortadan kaldırılması için düğmeye basacak kişi olmalıdır. Elbette o da böyle bir sihirli düğmenin var olmadığını bilir, ancak temel tercihi tüm stratejik perspektifini aydınlatır ve şekillendirir.


Aynı şekilde, bu tür bir “kölelik karşıtı” bakış açısı, liberteryenin hedefine ne kadar hızlı ulaşılacağı konusunda gerçekçi olmayan bir değerlendirmeye sahip olduğu anlamına gelmez. Nitekim, liberteryen kölelik karşıtı William Lloyd Garrison, 1830’larda kölelerin derhâl özgürlüğüne kavuşturulması gibi görkemli bir hedefi ilk kez dile getirdiğinde “gerçekçilikten uzak” davranmıyordu. Onun hedefi ahlâki açıdan doğru olandı ve hedefine kolayca erişilmesini beklememekle stratejik realizmi de elden bırakmış değildi. Bölüm 1’de Garrison’ın kendisinin de bu konuda bir ayrım yaptığını görmüştük: “Köleliğin bir an önce kaldırılmasını ne kadar ciddiyetle teşvik edersek edelim, maalesef sonunda kademeli olarak kaldırılacaktır. Biz hiçbir zaman köleliğin tek bir darbeyle yıkılacağını söylemedik; ancak yıkılması gerektiğini her zaman savunacağız.”³ Aksi takdirde, Garrison’un keskin bir şekilde uyardığı gibi, “Teoride aşamacılık, pratikte (devlet için) kalıcılık demektir.”


Teoride aşamacılık, liberteryen olmayan veya anti liberteryen olan diğer hususlara göre ikinci veya üçüncü sırada yer alması gerektiğini kabul ederek aslında amacın kendisinin altını oymaktadır. Çünkü aşamacılık tercihi, bu diğer hususların özgürlükten daha önemli olduğunu ima eder. Bu bağlamda, köleliğin kaldırılmasını savunan bir kişinin “köleliğin sona erdirilmesini savunuyorum, ancak on yıl sonra” dediğini varsayalım. Ancak bu, köleliğin sekiz ya da dokuz yıl sonra ya da daha doğrusu hemen kaldırılmasının yanlış olacağı ve bu nedenle köleliğin bir süre daha devam etmesinin daha iyi olacağı anlamına gelir. Yine bu, adalet düşüncesinin rafa kaldırıldığı ve amacın kendisinin kölelik karşıtları (ya da liberteryenler) tarafından artık yüksek tutulmadığı anlamına gelecektir. Aslında hem kölelik karşıtları hem de liberteryenler için bu, suçun ve adaletsizliğin devamını savundukları anlamına gelebilir.


Liberteryen için nihai ve “radikal” idealini yüksekte tutmak hayatî önem taşısa da Hayek’in aksine, bu, onu bir “ütopyacı” yapmaz. Gerçek ütopyacı, insanoğlunun ve gerçek dünyanın doğal yasalarına aykırı bir sistemi savunan kişidir. Ütopik bir sistem, herkes onu uygulamaya ikna edilse bile işlemesi mümkün olmayan bir sistemdir. Ütopik sistem çalışamaz, yani kendi işleyişini sürdüremez. Solun ütopik hedefi olan komünizm yani uzmanlaşmanın ortadan kaldırılması ve tek tipleşmenin benimsenmesi, herkes bunu hemen benimsemeye istekli olsa bile işe yaramayacaktır. Bu sistem asla çalışamaz ve işe yarayamaz çünkü insanın ve dünyanın doğasını, özellikle de her insanın biricikliğini ve bireyselliğini, yeteneklerini ve çıkarlarını ihlal eder ve zenginlik üretiminde, insan ırkının büyük kısmını hızlı bir açlığa ve yok oluşa mahkum edecek kadar ciddi bir düşüş anlamına gelir.


Kısacası, popüler tabirle “ütopik” terimi, mevcut durumdan radikal biçimde farklı bir programın önündeki iki tür engeli birbirine karıştırmaktadır. Birincisi, insanın ve dünyanın doğasını ihlal ettiği ve bu nedenle uygulamaya konulduğunda işe yaramayacağıdır. Bu komünizmin ütopyacılığıdır. İkincisi ise, yeterli sayıda insanı programın benimsenmesi gerektiğine ikna etmenin zorluğudur. Birincisi kötü bir teoridir çünkü insanın doğasına aykırıdır; ikincisi ise basitçe bir insan iradesi sorunudur, yeterli sayıda insanı doktrinin doğruluğuna ikna etme sorunudur. Yaygın pejoratif (aşağılama amaçlı) anlamıyla “ütopik” sadece birincisi için geçerlidir.


O hâlde, en derin anlamıyla, liberteryen doktrin ütopik değil, son derece gerçekçidir, çünkü insanın ve dünyanın doğasıyla gerçekten tutarlı olan tek teoridir. Liberteryen, insanın çeşitliliğini ve farklılığını inkâr etmez, aksine buna yücelik atfeder ve bu çeşitliliğe tam bir özgürlük dünyasında tam bir dışavurum kazandırmaya çalışır. Bunu yaparken de üretkenlikte ve herkesin yaşam standartlarında muazzam bir artış sağlar ki bu da gerçek ütopyacılar tarafından genellikle şeytanî “materyalizm” olarak küçümsenen son derece “pratik” bir sonuçtur.


Liberteryen aynı zamanda son derece gerçekçidir çünkü Devlet’in doğasını ve güç arayışını tam olarak sadece o anlar. Buna karşılık, görünüşte çok daha gerçekçi olan “sınırlı hükümete” inanan muhafazakâr, asıl pratik olmayan ütopyacıdır. Bu muhafazakâr, merkezî hükümetin bir anayasa ile ciddi bir şekilde sınırlandırılması gerektiğini tekrarlayıp durur. Ancak, bir yandan orijinal Anayasa’nın (Articles of Confederation) yozlaşmasına ve 1789’dan bu yana federal gücün genişlemesine karşı çıkarken, diğer yandan da bu yozlaşmadan doğru dersi çıkarmayı başaramamaktadır.


Katı bir şekilde sınırlandırılmış anayasal Devlet fikri, en uygun ve elverişli koşullar altında bile başarısız olmuş asil bir deneydi. O zaman başarısız olduysa, benzer bir deney neden şimdi daha iyi sonuç versin? Tüm silahları ve tüm karar verme yetkisini merkezî hükümetin eline veren ve sonra da ona “Kendini sınırla” diyen muhafazakâr laissez-fairist, tam anlamıyla pratik olmayan bir ütopyacıdır.


Liberteryenlerin solun daha kapsamlı ütopyacılığını küçümsedikleri bir başka derin anlayış daha vardır. Sol ütopyacılar her zaman insanın doğasında köklü bir değişim varsayarlar; sola göre insanın doğası yoktur. Bireyin kurumlarca sonsuz sayıda şekil verilebilir olduğu varsayılır ve bu nedenle komünist idealin (ya da geçiş dönemi sosyalist sisteminin) Yeni Komünist İnsanı ortaya çıkaracağı varsayılır. Liberteryen, son tahlilde, her bireyin özgür iradeye sahip olduğuna ve kendi kendini şekillendirdiğine inanır; bu nedenle, öngörülen Yeni Düzen’in getireceği tek tip ve köklü bir insan değişimine umut bağlamak ahmaklıktır. Liberteryen, ahlâki hedefleri sosyalistlerinkiyle pek örtüşmese de herkeste ahlâki bir iyileşme görmek ister. Örneğin, bir insanın diğerine karşı saldırganlık arzusunun yeryüzünden yok olduğunu görmekten büyük mutluluk duyacaktır. Ancak bu tür bir değişime güvenemeyecek kadar gerçekçidir. Bunun yerine, liberteryen sistem, mevcut insanî değerler ve tutumlar göz önüne alındığında, derhâl çok daha ahlâklı olacak ve diğerlerinden çok daha iyi işleyecek bir sistemdir. Elbette saldırganlık arzusu ne kadar ortadan kalkarsa, liberteryen sistem de dâhil olmak üzere her türlü sosyal sistem bir o kadar iyi işleyecektir; mesela polise ya da mahkemelere başvurmaya o kadar az ihtiyaç duyulacak olması gibi. Ancak liberteryen sistem böyle bir değişime bel bağlamaz.


Bu durumda liberteryen, özgürlüğün derhâl tesis edilmesini ve devletçiliğin ortadan kaldırılmasını savunmak zorundaysa ve teorideki aşamacılık bu temel amaçla çelişiyorsa, bir liberteryen bugünün dünyasında başka hangi stratejik duruşu sergileyebilir? Kendini ille de devletçiliğin derhâl ortadan kaldırılmasını savunmakla mı sınırlamalıdır? Pratikte özgürlüğe doğru atılan adımlar olan “geçiş talepleri” ille de gayrimeşru mudur? Hayır, çünkü bu, “sol sekterliğin” kendi kendini yok eden diğer stratejik tuzağına düşmek olur. Zira liberteryenler çoğu zaman nihai hedeflerini gözden kaçıran ya da küçümseyen oportünistler olurken, bazıları da tam tersi yönde hata yapmıştır: Fikre yönelik her türlü ilerlemeyi hedefin kendisini satmak olarak algılayıp bundan endişe duymuş ve kınamışlardır. Trajedi şu ki bu sekterler, hedefin uzağında kalan tüm ilerlemeleri kınayarak, yüce hedefin kendisini boş ve yararsız hâle getirmeye hizmet etmektedirler. Her ne kadar hepimiz tek bir adımda tam özgürlüğe ulaşmaktan büyük mutluluk duyacak olsak da böylesine güçlü bir sıçrama için gerçekçi beklentiler kısıtlıdır. Eğer toplumsal değişim her zaman küçük ve kademeli değilse, genellikle tek bir sıçramayla da gerçekleşmez. O hâlde bu sekter liberteryenler, hedefe yönelik her türlü geçiş yaklaşımını reddederek, hedefin kendisine ulaşılmasını imkânsız hâle getirmektedirler. Böylece sekterler de eninde sonunda aynı oportünistler gibi hedefe karşı tamamen “tasfiyeci” olabilirler.


Bazen, ilginç bir şekilde, aynı kişi bu karşıt hatalardan birinden diğerine geçerek, her iki durumda da doğru stratejik yolu küçümseyecektir. Böylece, gerçek dünyada hiçbir ilerleme kaydetmediği hâlde saflığını yıllarca nafile bir şekilde tekrarladıktan sonra umutsuzluğa kapılan sol sekter, nihai hedefi pahasına da olsa kısa vadede bir ilerleme arayışıyla sağ oportünizmin baş döndürücü girdabına atlayabilir. Ya da sağ oportünist, kendisinin veya meslektaşlarının entelektüel bütünlüklerinden ve nihai hedeflerinden ödün vermelerinden tiksinerek sol sekterliğe sıçrayabilir ve bu hedeflere yönelik stratejik önceliklerin belirlenmesini kınayabilir. Bu şekilde, iki karşıt sapma birbirini besler ve güçlendirir ve her ikisi de liberteryen hedefe etkili bir şekilde ulaşma ana görevini tahrip eder.


Peki, herhangi bir orta yolcu çözümün ya da geçiş dönemi talebinin ileriye doğru atılmış bir adım olarak kutlanması ya da fırsatçı bir ihanet olarak kınanması gerektiğini nasıl bilebiliriz? Bu can alıcı soruyu yanıtlamak için hayatî önem taşıyan iki kriter vardır: (1) geçiş talepleri ne olursa olsun, özgürlüğün nihai amacının her zaman arzu edilen hedef olarak yüksekte tutulması; ve (2) hiçbir adımın veya aracın nihai hedefle açıkça veya dolaylı olarak çelişmemesi. Kısa vadeli bir talep istediğimiz kadar ileri gitmeyebilir, ancak her zaman nihai amaçla tutarlı olmalıdır; aksi takdirde, kısa vadeli hedef uzun vadeli amaca karşı çalışacak ve liberteryen ilkenin oportünistik tasfiyesi gerçekleşmiş olacaktır.


Bu tür verimsiz ve oportünistik stratejinin bir örneği vergi sisteminden gösterilebilir. Liberteryen, vergilerin tamamen kaldırılmasını dört gözle beklemektedir. Bu arzu doğrultusunda stratejik bir önlem olarak gelir vergisinin ciddi bir şekilde azaltılması ya da kaldırılması için baskı yapmak onun için tamamen meşrudur. Ancak liberteryen hiçbir zaman yeni bir vergiyi ya da vergi artışını desteklememelidir. Örneğin, gelir vergilerinde büyük bir kesintiyi savunurken, bunun yerine satış vergisi ya da başka bir vergi türünün getirilmesini de talep etmemelidir. Bir verginin azaltılması ya da daha iyisi kaldırılması her zaman Devlet gücünün çelişkisiz bir şekilde azaltılması ve özgürlüğe doğru atılmış önemli bir adımdır; ancak bunun yerine başka bir yerde yeni ya da artırılmış bir vergi konulması tam tersini yapar, çünkü bu Devletin başka bir cephede yeni ve ek bir dayatması anlamına gelir. Yeni ya da daha yüksek bir verginin uygulanması, liberteryen hedefin kendisiyle açıkça çelişir ve altını oyar.


Benzer şekilde, bu yaşadığımız daimi federal bütçe açıkları çağında, sık sık şu pratik sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Devlet açığının artmasına yol açacak olsa bile vergi indirimine razı olmalı mıyız? Kendi bakış açılarına göre bütçe dengelemesini vergi indirimine tercih eden muhafazakârlar, hükümet harcamalarında eşdeğer ya da daha büyük bir kesintinin hemen ve kesinlikle eşlik etmediği herhangi bir vergi indirimine her zaman karşı çıkarlar. Ancak vergilendirme gayrimeşru bir saldırı eylemi olduğundan, bir vergi indirimini ya da herhangi bir vergi indirimini sevinçle karşılamamak liberteryen hedefin altını oyar ve onunla çelişir. Hükümet harcamalarına karşı çıkmanın zamanı bütçenin görüşüldüğü veya oylandığı zamandır; o zaman liberteryen, harcamalarda da ciddi kesintiler yapılmasını talep etmelidir. Kısacası, hükümet faaliyetleri mümkün olan her durumda kısıtlanmalıdır: Vergilerde ya da harcamalarda belirli bir kesintiye karşı çıkmak kabul edilemez, çünkü liberteryen ilkelerle ve liberteryen hedefle çelişir.


Oportünizmi uygulama konusunda özellikle tehlikeli bir eğilim, bazı liberteryenlerin, özellikle de Liberteryen Parti’nin, destatizasyon (devletsizleşme) için bir tür “dört yıllık plan” ortaya koyarak “sorumlu” ve “gerçekçi” görünme eğilimidir. Burada önemli olan nokta plandaki yıl sayısı değil, tam özgürlük hedefine geçiş için herhangi bir kapsamlı ve planlı program ortaya koyma fikridir. Örneğin birinci yılda A yasası yürürlükten kaldırılmalı, B yasası değiştirilmeli, C vergisi %10 azaltılmalı, vesaire; ikinci yılda D yasası yürürlükten kaldırılmalı, C vergisi %10 daha azaltılmalı, vesaire. Böyle bir planla ilgili ciddi sorun, liberteryen ilkeyle ciddi biçimde çelişmesi, örneğin D yasasının planlanan programın ikinci yılına kadar yürürlükten “kaldırılmaması” gerektiğini güçlü bir şekilde ima etmesidir. Dolayısıyla teoride aşamacılık tuzağına büyük ölçüde düşülmüş olacaktır. Bu durumda sözde liberteryen planlamacılar, özgürlük yolunda planlarının öngördüğünden daha hızlı gidilmesine karşı çıkıyormuş gibi bir pozisyona düşmüş olacaklardır. Ve aslında, daha hızlı bir hızdan daha yavaş bir hız için meşru bir neden yoktur; bilakis bunun tam tersi söz konusudur.


Özgürlüğe yönelik kapsamlı ve planlı bir program fikrinde başka bir ciddi kusur daha vardır. Çünkü programın çok dikkatli ve üzerinde düşünülmüş temposu, her şeyi kucaklayan doğası, Devletin gerçekten insanlığın ortak düşmanı olmadığını, Devletin özgürlüğe doğru planlı ve ölçülü bir tempo tasarlamak için kullanılmasının mümkün ve arzu edilir olduğunu ima eder. Devletin insanlığın başlıca düşmanı olduğu anlayışı ise çok farklı bir stratejik bakış açısına yol açmaktadır: Bu bakış açısına göre liberteryenler Devletin gücünün ya da etkinliğinin herhangi bir cephede azaltılması için çaba göstermeli ve bunu gönül rahatlığıyla kabul etmelidir. Herhangi bir zamanda bu tür bir azaltma, beraberinde memnuniyetle karşılanacak bir suç ve saldırganlık azalması getirmelidir. Bu nedenle liberteryenin kaygısı, ölçülü bir yok etme sürecine girmek için Devleti kullanmak değil, her zaman ve her yerde devletçiliğin her türlü tezahürünü kesip atmak olmalıdır...


Dolayısıyla liberteryen, hükümetin “olumlu” eylemlerine yönelik herhangi bir önerinin tuzağına düşmekten kendini sakınmalıdır; onun bakış açısına göre devletin tek rolü, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde toplumun tüm alanlarından çekilmek olmalıdır.


Retorikte de herhangi bir çelişki olmamalıdır. Liberteryen, nihai hedefin aleyhine çalışacak herhangi bir politika önerisi bir yana, herhangi bir söylemde bile bulunmamalıdır. Diyelim ki bir liberteryenden belirli bir vergi indirimi konusunda görüş bildirmesi istendi. Şu anda yüksek sesle vergilerin kaldırılması çağrısında bulunamayacağını düşünse bile, yapmaması gereken tek şey, vergi indirimine verdiği desteğe “Elbette bazı vergiler gereklidir...” gibi ilkesiz bir retorik eklemektir. Halkın kafasını karıştıran, ilkelerle çelişen ve ilkeleri ihlal eden retorik süslemelerle ancak nihai hedefe zarar verilebilir.


Dipnotlar:

1. F.A. Hayek, “The Intellectuals and Socialism,” Studies in Philosophy, Politics, and Economics (Chicago: University of Chicago Press, 1967), s. 194.

2. Leonard E. Read, I’d Push the Button (New York: Joseph D. McGuire, 1946), s. 3.

3. Bkz. William H. Pease ve Jane H. Pease editörlüğünde, The Antislavery Argument (Indianapolis: Bobbs-Merrill, 1965), s. XXXV.


 

Murray Newton Rothbard, 2 Mart 1926’da New York’ta doğmuş ve 7 Ocak 1995’te aynı şehirde hayatını kaybetmiş bir Amerikan ekonomist, tarihçi, filozof, yazar, hukuk ve siyaset teorisyenidir. Özellikle Anarko-kapitalizm felsefesini harmanladığı Avusturya İktisat Okulu ile ilişkilendirilir. Rothbard, Ludwig von Mises’in en önde gelen öğrencisi olarak Avusturya İktisat Okulu’nun üçüncü jenerasyonunun da başını çekmiş ve Mises’in öğretilerine sadık kalarak, serbest piyasa ekonomisi, bireysel özgürlük ve devletsizlik gibi temel etik ilkelere çok önemli katkılarda bulunmuştur. Rothbard, Mises’in magnum opus’u olan Human Action (İnsan Eylemi) adlı eserindeki fikriyatı genişlettiği 1962 tarihli Man, Economy, and State (İnsan, İktisat ve Devlet) adlı eseriyle Avusturya İktisat Okulu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere tanıtmıştır. Bu eserinin içine daha sonra kattığı Power and Market (İktidar ve Piyasa) adlı kapsamlı ek ile Anarko-kapitalizmin felsefî temellerini kurmuştur. Rothbard, bu kitapta, piyasanın her türlü faaliyeti barışçıl ve sorunsuz yönetebileceğini ve devletin müdahalesinin, hatta salt varlığının piyasanın işleyişini bozduğunu savunmuştur. Ayrıca Rothbard, ABD’deki Liberteryen Parti’nin kurucuları arasındaydı ve birçok kesimden insanı etkileyerek liberteryenizme kazandırdı. Ancak, Rothbard’ın felsefesi ve özellikle Anarko-kapitalizm yaklaşımı, eleştirmenleri tarafından radikal ve uygulanamaz olarak nitelendirilmiştir. Yine de Rothbard’ın radikalizmi, onun temel felsefesi olan özgürlükçü düşüncenin sonuçlarından kaynaklanmaktaydı ve özgürlükçü bir düzenin ancak radikal bir şekilde uygulanmasıyla gerçekleşebileceğine inanmaktaydı. En önemli çalışmalarından olan “Anatomy of the State” (“Devletin Anatomisi”) adlı makalesinde de belirttiği üzere devletin özgürlüklere müdahalesini sınırlandırmak için sadece belirli düzenlemeler yapmak yeterli değildi; devletin tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Nitekim devletin varlığı bile özgürlükleri sınırlandırmak ve gasp etmek anlamına geliyordu.


Editör: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı For a New Liberty: The Libertarian Manifesto’nun 15. bölümü “A Strategy for Liberty” içindeki “Are We Utopians?” başlıklı makalesinin Mises.org tarafından “The Case for Radical Idealism” adıyla yeniden yayınlanan versiyonunun tercümesidir.
305 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page