top of page

Sadece Ödlekler Oy Verir

Fırat Kaan Aşkın - 25.05.2023


Liberteryenler ve hatta anarşistler arasında oy vermenin anlamı üzerine bitmek bilmeyen tartışmalar sürüp gitmektedir. Görünüşe göre bir şekilde oy vermenin ne anlama geldiği konusunda anlaşamıyoruz: Yani “ehvenişeri” desteklemek meşru müdafaa mıdır, değil midir? Öyle olmadığına inansak bile, pek çok liberteryen seçim günü oy vermekten kendini alamıyor; zamanlarını, paralarını ve enerjilerini değer ve idealler açısından kendilerine en yakın görünen adayı desteklemek için ziyan etme dürtüsüne karşı koyamıyorlar -üstelik bu adaylar kendilerine hiç yakın olmasa bile.


Genel Düzenek

Oy kullanmanın ne anlama geldiğini tartışmaya başlamadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birçok kişi oy kullanarak yanlış bir şey yapmadığını kanıtlamaya çalışırken bir dizi hata yapıyor; bizim de aynı hataları yapmaktan kaçınmamız gerekiyor. Örneğin, ehvenişer seçimi kötülükler arasında bir seçimdir. Bu basit gerçek, doğrudan anayasadan ve ehvenişerin anlamından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, çok sınırlı sayıda seçenek olduğunu varsayar ki iki kötüden daha az kötü olanı seçmek sadece iki seçenek olduğu anlamına gelir. Elbette ben de kafama sıkmaktansa kendi ayağıma sıkmayı tercih ederim, ama bu sonuç sadece ikisinden birini seçmekten başka seçeneğim yoksa geçerlidir.


“Kötünün iyisini” seçmenin evrensel bir eylem gerçeği olduğu sonucuna varılmalıdır. Fırsat maliyeti açısından bakıldığında, her birey beklenen getiriyi en üst düzeye çıkaran eylemi seçecektir. Tüm alternatifler olumsuz olsa bile bu doğrudur, çünkü Mises’in de belirttiği gibi, “bir insanı eyleme geçiren teşvik her zaman bir miktar huzursuzluktur, hoşnutsuzluktur, belirsizliktir” ve eylemde bulunmanın amacı bu rahatsızlıkları ortadan kaldırmaktır. Peki bu anlamda oy kullanmak mantıklı görünmüyor mu?


Cevap “hayır” ve bunun nedeni de oldukça basit: Hiçbir seçim günü bu kadar sınırlı seçenekler sunan bir düzenek barındırmaz. Mesela ABD’de yapılacak seçim Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında değil, adı geçen iki parti ile mevcut üçüncü parti adayları arasında ya da hiç oy kullanmamak arasında olacaktır. (Elbette bunlardan sonuncusu, zamanınız ve enerjiniz verimli bir şekilde kullanılabileceği için pozitif bir değer ifade etmektedir.) Avustralya gibi oy vermenin zorunlu olduğu ülkelerde bile, boş oy kullanmak, kendine oy vermek ya da oy pusulasını geçersiz kılmak için elinden geleni yapmak suretiyle hiçbir partiyi desteklememenin yolları vardır.


Oy verme eylemine ilişkin bazı can sıkıcı yanlış anlamalardan kurtulduğumuza göre, şimdi bu eylemin anlamını değerlendirmeye geçelim. Mevcut seçenekler kafadan vurulmak ya da tetiği hiç çekmemek ise, kendi ayağına ateş etmenin (mazoşist bir eğilimi yoksa) mantıklı olmadığını artık tespit ettik. Normal bir eylemci birey ve Mises’in yaklaşımı göz önünde bulundurulduğunda, seçim günü pek çok özgürlükçünün, bunu kötü bir eylem olarak görmeleri nedeniyle oylarını kullanmamaları gerekir. Bu da bizi eylemin kendisinin analizine ve bunun gerçekten bir kötülük eylemi olup olmadığına getiriyor.


Eylem

Eylemin kendisi çoğu insana oldukça zararsız görünebilir, ne de olsa genellikle sadece bir zarfa bir parça kâğıt koymayı ya da daha gelişmiş ülkelerdeki gibi bilgisayarlı bir oylama makinesinin tuşlarına ya da dokunmatik ekranına basmayı içerir. Ancak eylemin kendisinin gerçekleştirilmesi yeterli bir analiz değildir. Bir kez daha, Mises’in İnsan Eylemi’ndeki gibi eylem tanımını “amaçlı eylem” olarak kullanalım:


Eylemde bulunan insan, daha az tatmin edici bir durumun yerine daha tatmin edici bir duruma geçmeye isteklidir. Zihni kendisine daha uygun olan koşulları tahayyül eder ve eylemi bu arzu edilen durumu ortaya çıkarmayı amaçlar. İnsanı eyleme iten dürtü her zaman bir miktar rahatsızlıktır. Hâlinden son derece memnun olan bir adam bir şeyleri değiştirmek için hiçbir güdüye sahip olmayacaktır. Ne dilekleri ne de arzuları olacaktır; tamamen mutlu olacaktır.¹

Yine Mises’i baz alırsak, oy verme eylemi, basitçe mekanik olarak oy verme işleminin gerçekleştirilmesinden ziyade, zorunlu olarak eylemcinin amacını ve bu seçimi yapmanın algılanan ya da beklenen değerini içerir. Diğer bir deyişle, seçmen oy vermeye “isteklidir” çünkü oy vermenin kendisine algılanabilir herhangi bir alternatif eylemden daha iyi bir durum sağlayacağına inanmaktadır; eylemci, oy vermeyi kişisel faydası açısından diğer olası eylemlerden daha verimli görmektedir.


Bu nedenle, oy veren liberteryenler² tarafından yaygın olarak ifade edilen oy verme nedenine bir göz atalım: Daha az kötü olanın daha çok kötü olana tercih edilmesi. Oy verme tercihinin iki baskın parti (hatta herhangi bir parti) arasında değil, aynı zamanda oy verme ve vermeme arasında bir tercih olduğunu zaten ortaya koymuştuk. Buradan hareketle, “daha az kötü” argümanı zorunlu olarak, bireysel seçmenin belirli bir adaya oy vererek başka herhangi bir olası şekilde hareket etmekten psişik gelir veya manevi tatmin açısından daha iyi durumda olacağını öngörmesi gerektiğini ima eder.


Dolayısıyla “daha az kötü” bu eylemi tanımlamak için tatmin edici olmayan bir terim olmalıdır, çünkü seçim neredeyse hiçbir zaman yalnızca yıkıcı (kötü) seçenekler arasında değildir. Oy veren liberteryenlerin seçim günü yapılabilecek diğer tüm eylemlerin yıkıcı olduğuna ya da en azından oy vermekten daha az verimli olduğuna gerçekten inanmaları düşünülemez.


Ancak oy vermenin anlamını kavrayabilmek amacıyla, bu tür bir eylemde bulunmak için olası teşvikleri, yani eylemde bulunan kişinin olası sonuçlar olarak neleri algılaması gerektiğini ve oy vermenin nasıl “daha tatmin edici bir durum” ortaya çıkarabileceğini de analiz etmemiz gerekir. Bu nedenle, oy verme eyleminin gerekçesine veya anlamına bir göz atmamız gerekecektir.


Lehte veya Aleyhte Oy Verme

Oy vermenin öncelikli olarak tek bir amaca hizmet ettiğini belirtmek -kişinin tercih ettiği adayın seçilmesini sağlamak ve bunun sonucunda kamu politikasının yönünü etkilemek- oldukça sıradan bir ifade olacaktır. Ancak bu sıradan bir ifade değildir; genellikle çok provokatif bir ifade olarak kabul edilir. Provokatif olmasının nedeni, oy veren pek çok liberteryenin niyetlerinin kamu politikasını belirli bir yönde etkilemek olmadığını, aday seçimlerinin öncelikle olumsuz olduğunu iddia etmeleridir. Zira alternatif ve hatta daha büyük bir kötülüğe karşı oy kullanmaktadırlar.


Ancak bir genel seçimde bir ya da daha fazla alternatife karşı oy kullanmak yalnızca çok özel koşullar altında mantıklıdır: Yukarıda ele alınan “daha az kötü” argümanının çok sınırlı kurgusunu bir kez daha benimsememiz ve ayrıca tercih edilen aday ya da partinin “kötü” olarak gördüklerimizin tam tersi politikalar için tutarlı bir şekilde çalışacağına güvenebileceğimizi varsaymamız gerekir. Aday veya parti, önemli olduğunu düşündüğümüz herhangi bir konuda “daha büyük kötü” ile aynı fikirde olamaz, ancak en korktuğumuz kötü politikalara karşı mükemmel bir denge unsuru olarak hareket etmelidir.


Bu özel koşullar altında, oy vermek gerçekten de meşru müdafaa veya daha büyük bir kötülüğe karşı yapılan bir eylem olarak değerlendirilebilir. (Burada, herhangi bir münferit oy kullanımının herhangi bir seçimin sonucu üzerinde marjinalden daha az bir etkiye sahip olduğu istatistiksel gerçeğini göz ardı ediyoruz.)


Bu tür durumların gerçek dünyada ortaya çıkmadığı, ancak büyük ölçekli insan eylemlerinden yoksun mükemmel kontrollü deneylerde yaratılabileceği oldukça açık olmalıdır. Mesela ABD siyasetindeki baskın partilerden herhangi birinin, rakip partinin bilinen kötü eylemlerine karşı inandırıcı bir alternatif sunması gibi bir durum söz konusu değildir. Oy vermek gelecekteki koşulların belirsizliği altında yapılan bir eylem olduğundan, bireysel seçmen yalnızca parti söylemlerine güvenemez, partinin veya adayın dönem boyunca icraatlarını değerlendirmesi gerekir. (Ayrıca seçimin muhtemel sonucunu ve oyunun muhtemel etkisini de değerlendirmesi gerekecektir.)


Çoğu liberteryen için bu durum, sadece üçüncü parti adaylarını belirli bir politikaya veya politikalara “karşı” oy vermek için olası alternatifler olarak ortaya çıkaracaktır. Ancak mesela ABD siyasî sisteminin yapısı gereği, üçüncü parti adaylarına oy vermek, karar verirken göz önünde bulundurulması gereken yeni bir dizi sorun yaratmaktadır. Üçüncü partilerin seçimlerin sonuçları ve hatta kamu politikaları üzerinde gerçek bir etkisi olması pek olası olmadığından, bu tür oyların seçmen için hiçbir değeri olmaması ya da yok denecek kadar az olması beklenmelidir. Dolayısıyla, kötülüğü dengelemek için oy kullanmanın mümkün olmadığı sonucuna varabiliriz. Yani bir partiye, adaya ya da politikaya karşı oy kullanılamaz. Demokratik oylama sistemi sadece pozitiftir; oylar kazanan adayı desteklemek için verilen boş çeklerdir.


Bu pratik hususlar bir kenara bırakıldığında, oy vermenin taşıdığı anlamı araştırmamız gerekmektedir. Oy kullanmak ne anlama gelmektedir? Oy vermenin olası ve beklenen sonuçları nelerdir?


Anlam

Batı dünyasındaki çoğu siyasî sistem, özel çıkar gruplarının kamu politikaları üzerindeki etkisinden muzdariptir. Ancak, genel retoriğin aksine, politikacıların özel çıkarların kamu politikasını etkilemesine izin vermekten elde edecekleri kazanımlar oldukça fazladır. Bu etki karşılığında kendilerine büyük miktarlarda para teklif edilmekle kalmaz, aynı zamanda tercih ettikleri politikaları desteklemek üzere kamusal söylemde kullanacakları bilgi ve argümanların kaynağı olarak özel çıkar lobicilerinden yararlanırlar. Bu nedenle, bir adayın gerçek kanaatini (tabii varsa) ve tutarlı bir şekilde belirli konular için belirli bir şekilde çalışıp çalışmayacağını anlamak zordur.


Adayların ve partilerin programlarının uygulanabilirliği konusundaki bu belirsizlik bir yana, bir oy mutlaka o adayın veya partinin (reddedilmesinden ziyade) desteklenmesi yönünde kullanılır. Seçmen çok özel koşullar altında oyunu belirli politikalara karşı koymak için kullanmak istemiş olabilir, ancak böyle bir karşı koyma bile bir veya birçok politikada karşıt görüşlere sahip adayı desteklemek için harekete geçmeden öngörülemez. Sadece “karşı adayın” seçilmesi yoluyla “kötülük” dengelenebilir. Sonuç olarak, (sınırlandırılmış) her rasyonel seçmen, bir oyun öncelikle bir destek eylemi olarak sunulduğu ve sayılacağı gerçeğini fark etmeli ve dikkate almalıdır.


Oybirliği gerektiren bir demokratik sistemde, yani “negatif” bir demokraside, herhangi bir oy veto yetkisine sahip olacaktır. Böyle bir sistemde, herhangi bir oy kötülüğe karşı koymak ve işleri yoluna koymak için kullanılabilir -ve sonuç olarak oylama hem destek hem de, prensipte olmasa da fiilen, partileri, adayları ve politikaları reddetmek için kullanılabilir. Böyle bir sistemin oybirliği şartı devam ettiği sürece siyaset alanını genişletmesi ihtimalinin düşük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak batı dünyasındaki sözde “liberal demokrasi” sistemlerinde durum kesinlikle böyle değildir. Kimseye siyasî iktidar üzerinde veto hakkı tanınmamakla kalmıyor, aynı zamanda devlet kurumlarının boyutları ve varsayılan yetkileri de sürekli olarak artıyor.


Bu da bir oyun yalnızca siyasî bir gündemi desteklemek için verilmesi gerektiği ve dolayısıyla istenmeyen siyasî çıkarlara karşı koyamayacağı ya da koyduğunun varsayılamayacağı sonucunu doğurmaktadır. Politikacılar göreve seçildiklerinde, dönem sonu (bir sonraki seçim zamanı) dışında eylemlerinden sorumlu tutulamayacakları için, bir oyun pek çok açıdan iktidara talip bir adaya veya partiye açık çek vermekle eşdeğer olduğu sonucuna varmalıyız. Ancak bu sadece sizin kişisel hesabınızdan verilen bir çek değil, herkesin hesaplarından kesilen bir çektir.


Oy, seçmen ile aday arasında bir sözleşme değil, seçilen adayın devlet üzerinde nüfuz kazanacağı varsayımına dayalı olarak siyasî güç üzerinde yapılan bir hak talebidir. Buradaki siyasî gücün sözleşmeye dayanmayan doğası, aynı zamanda onun temelde bireysel değil kolektif olduğu anlamına gelir ki bu da oy verme eyleminin toplum (ve içindeki herkes) üzerinde pozitif bir güç iddiası olduğu anlamına gelir. Dolaylı ve -belki de- beklenmedik olsa da, zorunlu olarak bir şiddet eylemidir.


Son söylediğim ortalama insana mantıksız ve hatta yersiz görünebilir ama aslında öyle değildir. Siyasî nüfuz, toplumu yönlendirme ve yönetme gücü anlamına gelir; devlet, toplumun örgütlenmesini ve yapılarını düzenleme ve/veya yeniden tasarlama ve ödüller ya da cezalar sunarak bireylerin eylemlerini etkileme hakkına sahip olduğunu varsayar. Bu devlet saltanatında, hükümetin kendisi tarafından hükümettekilere verilenler dışında gerçek bir özgürlük yoktur, çünkü ne entegrasyona başkaldırıp ayrılma (doğal) hakkını haiz bireyi tanır ne de istisnalara izin verir. Bu organizasyon, en yaygın devlet ya da hükümet tanımına göre, şiddet tekeline sahiptir ve bu ayrıcalıklı konumunu, hükümeti kontrol edenlerin arzuladığı türden bir toplum oluşturmak için kullanır.


Siyasî seçimlerde oy vermenin olası anlamını gerçek bağlamında, yani devlet toplumu bağlamında incelemek gerekir. Oy, hükümet temsilcilerinin seçimini ve dolayısıyla politikalarını etkilemek için yapılan bir eylem olduğundan, zorunlu olarak siyasî iktidar üzerinde bir hak iddiası anlamına gelir. Bu da oy vermenin savunmacı olmaktan ziyade saldırgan bir eylem olduğu ve ayrıca toplum üzerindeki iktidar üzerinde saldırgan ya da pozitif bir hak iddiası olduğu sonucunu doğurur. Başka bir deyişle oy, sınırlı mekaniği veya gerçek etkisi açısından yorumlanamaz; bu, insan eyleminin amacı açısından “hükümetin yönetimini doğrudan etkileme arzusu ve böylece dolaylı olarak herhangi bir bireyin hükümetin gücüne zorla tâbi kılınması” olarak yorumlanmalıdır.


Dolayısıyla oy verme eylemi, (endirekt) güç kullanımını ima ettiği için bir piyasa eylemi olarak değerlendirilemez. Daha ziyade, oy vermek Franz Oppenheimer’ın “siyasî araçlar” tanımına³ bir kiralık katille iş yapmakla (ya da daha doğru bir ifadeyle, bir başkasından sizin adınıza kiralama kontratı yapmasını istemekle) aynı anlamda dâhil olmaktadır; yani, tek ödeme olarak, reklamı yapılan ve uygulanamayan bir siyasî programa anonim bir destek beyanı sunan şiddete dayalı hizmetlerin talep edilmesidir.


Bu anlamda bir oyun gerçekten de bir bütün olarak sisteme destek olup olmadığı, analiz etmemize gerek olmayan, ancak bağlantılı başka bir konudur. Oy vermenin anlam ve önemini zaten ortaya koyduk; şimdi okuyucuya gayet makul ve muhtemel bir çıkarım olarak gözükebilecek olan, yani oy vermenin kendi başına mevcut sistemi destekleme eylemi olarak analizi, eylemin kendisini daha da kötü gösterebilir. Ancak böyle bir analiz ne kadar eğlenceli olursa olsun, tamamen felsefî bir meseledir ve bu noktada oldukça yersiz addedilmelidir.


Amaç

Hem anarşist hem de devletten aklını ve benliğini kurtaramayan sözde liberteryenlerin oy vermeyi siyasî yaşamın önemli bir parçası ve dünyayı daha iyiye doğru değiştirmenin bir yolu olarak görmeleri gerçekten de tuhaftır. Çok sayıda büyük liberteryen düşünür tarafından başka yerlerde de ele alındığı üzere, oy vermenin muazzam ahlâkî sonuçları vardır. Ancak pek çok liberteryen oy vermek için sıraya girdiğine göre, bu ahlâkî veya felsefî çıkarımların oy vermenin pratik etkisi karşısında zayıf kaldığı sonucuna varmak gerekir. Öyleyse oy vermenin etkisine liberteryen bir perspektiften bakalım.


İster anarşist olsunlar ister monopolistik ve baskıcı bir gücün varlığının baskıyı önlemenin tek yolu olduğuna inansınlar, liberteryenlerin ortak özelliği devlete ve onun yapıp savunduğu her şeye karşı duydukları saf şüpheciliktir. Devlet ve hükümet saf cebir olduğundan ve şiddet ile baskının yanı sıra dolandırıcılığın savunmadan ziyade saldırı amaçlı kullanımının bir organizasyonu olduğundan, en aza indirilmesi ya da ortadan kaldırılması gerekir. Devlet güçleri asla arzu edilen bir şey değildir ve tamamen ortadan kaldırılana kadar daima sınırlandırılmalıdır.


Bunu akılda tutarak, bir liberteryenin oyunun etkisinin ne olmasını umabileceğini gözden geçirelim. Oy vermek bir şeye tepki vermekten ziyade bir sonuca neden olan bir eylem olduğundan, oy vermenin amacının bir şeyi daha iyiye doğru değiştirmek olduğu sonucuna varılamaz. Statükoyu korumak için oy kullanmak ters etki yaratmaktan başka bir işe yaramaz, zira günümüzün “Welfare-Warfare” (Refah-Savaş) devletleriyle hiçbir ilgimiz olmasını istemiyoruz. Liberteryen olmanın özü radikal değişim için çabalamaktır, yani piyasadaki gönüllü anlaşmaların yararına olacak şekilde devlet güçlerini sürekli olarak azaltmaya ya da devleti tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktır.


Dolayısıyla, liberteryen açıdan, oy kullanmanın ve hangi politikacının yaşam ve özgürlük üzerinde güç sahibi olması gerektiğine dair beyanda bulunmanın yalnızca iki amacı olabilir. Ya (1) devleti ortadan kaldırmaya yönelik bir eylemdir ya da (2) devleti sınırlandırmanın, yani yetkilerini azaltmanın etkili bir yoludur. Oy vermenin bu arzu edilen sonuçlarından hangilerine, eğer varsa, oy verme eylemi yoluyla gerçekten ulaşılabileceğini araştıralım. Ayrıca, özgürlükçü bir bakış açısıyla oy vermenin (3) maliyetini de tartışmayı unutmamalıyız, çünkü maliyet istenen sonuca ulaşma şansından daha ağır basmamalıdır.


1. Devletin Lağvedilmesi

Burada bu pek mümkün değil, zira Avrupa ve Asya’dan müteşekkil berbat bir çorba olan coğrafyamız halklarının zihinleri yüzyıllar süren baskılarla iyice toplumsallaşmış durumda. Devletin tamamen ortadan kaldırılması için çabalayan ciddi bir parti ya da politikacı olduğunu hiç görmedim ve hatırlamıyorum. Aynı durum, devleti el üstünde tutan iktidar partilerine karşı ciddi bir alternatifin bulunmadığı Uzak Asya, Güney Amerika, Okyanusya ve Afrika için de geçerlidir. Avrupa ise demokratik sosyalizm batağında olduğundan bahse değer değil. Bildiğim kadarıyla lağvetme gündemi ile yola çıkan tek parti Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Liberteryen Parti, her ne kadar sürekli olarak bu fikirden vazgeçme yönünde hareket ediyor olsalar da Mises Kliği’nin (LP Mises Caucus) parti yönetimini ele geçirmesi bir süre daha umut aşılıyor.


Velhasıl Amerikan vatandaşı değilseniz ve devleti ortadan kaldırmak istiyorsanız önünüzde hiçbir seçenek yok. Eğer Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyorsanız, Liberteryen Parti’nin iktidara gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu (sıfıra yakın) ve devleti etkin bir şekilde ortadan kaldırma ihtimalinin daha da düşük olduğunu bilmelisiniz.


Dünyanın çeşitli ülkelerinde birkaç liberteryen tandanslı siyasî parti mevcut olsa da bunların iktidara gelme şansı genellikle Liberteryen Parti’den daha azdır. Bir gün kendi ülkenizi kurmadığınız sürece, herhangi bir ülkede liberteryen bir başkanın olması mümkün değildir. (Ama zaten böylesi bir durumda bir başkana sahip olmanın amacı ne olabilir ki?)


Varılabilecek tek sonuç, oylama yoluyla devleti ortadan kaldırmanın oldukça imkânsız olduğudur. Yani devleti ortadan kaldırmak istiyorsanız, oyunuzu kullanmayın. Dolayısıyla oy vermenin tek amacı devletin ve hükümetin yetkilerini geçici olarak azaltmak olabilir.


2. Devletin Güç, Kapsam ve Yetkilerinin Azaltılması

Programlarında devletin ortadan kaldırılmasını öngören partilerin sayısına kıyasla, devletin yetkilerinin bir ya da daha fazla alanda azaltılması için çabalayan çok sayıda parti vardır. Buradaki sorun, çoğu demokratik siyasî sistemin birçok yönden Amerikan iki partili sistemine benzemesidir.


Amerika Birleşik Devletleri ya da Birleşik Krallık gibi iki partili sistemler genellikle muhafazakârlık veya işçi yanlısı partilere oy verilmesini sağlar. Genellikle liberteryen gündem bu partiler tarafından bir şekilde ele alınır, ancak özgürlükler diğer alanlarda artan devlet yetkileriyle bir araya getirilmiş olur. Muhafazakâr partiler genellikle liberteryen esinli serbest piyasa özgürlüklerini hayatınızı nasıl yaşayacağınıza dair mutaassıp devlet kısıtlamalarıyla birleştirirken, emek odaklı partiler bir dereceye kadar sivil özgürlüklere değer verirken, parayla ilgili her şeyi (mantığını kavrayamadıkları için) kısıtlamaya çalışmaktadır.


İktidar için yarışan ikiden fazla partinin olduğu ülkelerde, daha geniş bir fikir yelpazesi mevcuttur, ancak çoğu zaman aynı genel “bölünme” de görülmektedir. Oy verirken, ya hayatınızı nasıl yaşayacağınıza dair devlet kısıtlamalarıyla birlikte ekonomik özgürlük ya da birkaç siyasî serbesti ve sivil özgürlükle birlikte kısıtlanmış bir piyasa arasında seçim yapmanız gerekecektir. (Elbette her iki alanda da daha fazla devlet baskısı vaat eden partiler de vardır.)


Liberteryen bir parti burada iyi bir alternatif olabilir, ancak devlet üzerinde güç kazanma mücadelesinde genellikle bir şansları olmadığından, oy verirken verimli bir alternatif değildir. Dolayısıyla, oy verme yoluyla devlet yetkilerini azaltmaya çalışıyorsanız, hangi tür özgürlüklere daha çok değer verdiğinizi belirlemeniz ve diğeri için devlet yetkilerinin artmasına boyun eğmeniz gerekecektir.


Birleşik Devletler’deki pek çok liberteryenin Cumhuriyetçi Parti’ye oy verdiğini biliyorum, tıpkı İngiliz liberteryenlerin muhafazakâr Tory’lere oy verme eğiliminde olması gibi. Bu tür eylemler muhtemelen çok basit bir matematiğin sonucudur; bu insanlar “daha iyi” (“daha az kötü” olarak okunabilir) tarafa oy vererek devlet güçlerindeki hızlı artışı durdurmayı ummaktadırlar. Bunun sonuç üzerinde marjinal bir etkisi olsa da, bu liberteryenler Irak’ın İşgali, Patriot Act vb. politikaları desteklediklerini aktif olarak göstermişlerdir.


Oylama yoluyla devletin yetkilerini azaltmaya çalışmak zor bir iştir ve neyi seçerseniz seçin genellikle baskının, zorbalığın artmasıyla sonuçlanır. Bunun nedeni, devletin cebri yapılarında güçleri azaltmak için gerçek bir teşvik olmamasıdır; güce sahip olunduğunda tek teşvik sahip olunan güçleri artırmak olacaktır ve güce sahip olunmadan önce parti politikaları yoluyla bu konuda gerçekten bir şey yapılamaz.


Siyaset oyununu oynayan ve devletin güçlerini azaltmak için gerçekten çalışacak kadar berrak bir zihne ve sağlam bir karaktere sahip olan az sayıda kişi vardır. Ancak bu kişiler genellikle büyük çoğunluğa karşı çalışır ve böyle bir gündem için siyasî destek kazanmakta zorlanırlar. Ve nihayet siyaseten destek bulmayı başarsalar bile, siyasî programının uygulanması için devasa ve isteksiz bürokrasiyle yüzleşmek zorunda kalırlar.


Elbette bu kişilere desteğinizi sunabilirsiniz, ancak genellikle her konuda görüşlerini desteklemeniz gerekecektir -onlarla aynı fikirde olmasanız bile. Çoğu konuda destekleyebileceğiniz bir aday bulmak ne kadar zor olsa da, sadece %40-50 oranlarında hemfikir olduğunuz bir partiye oy vermekten daha iyi bir alternatif olabilir. Ancak yirminci yüzyılın muhtemelen en büyük liberteryen filozofu tarafından da söylendiği gibi, yemeğe azıcık zehir katmak yemeği yine de tümden zehirli kılar.


3. Oy Vermenin Maliyeti

Bazı alanlarda gerçekten özgürlükçü bir etki yaratma şansının çok düşük olduğunu düşünürken, oy vermenin maliyetlerini de göz önünde bulundurmalısınız. Oy vermek, siyaset oyununda bir adayı desteklemek için aktif olarak harekete geçtiğiniz ve dolayısıyla seçimin sonuçlarını kabul etmek zorunda kalacağınız anlamına gelir. Eğer bu oyunda isteyerek yer alırsanız, sonuçlarına da katlanmanız gerekir. Sadece kendinizi suçlayabilirsiniz.


Buradaki sorun, oy vermenin başka alanlarda da maliyet yaratmasıdır. Devlete otomatik olarak seçmen statüsünde kaydedilirsiniz (buna “sistemin destekçisi” de diyebiliriz). Mesela ABD’de bu çok açıktır, çünkü oy kullanmadan önce kayıt yaptırmanız gerekir. Durumun böyle olmadığı ülkelerde, yine de görüşlerinizin seçmenlere dayatılmasını isteyen pek çok kişiden biri olarak kaydedileceksiniz. Dolayısıyla oy kullanmanın pek çok ahlâkî sonucu vardır ve bu da liberteryenler için bu sürece katılmayı çok maliyetli hâle getirir.


Bir liberteryen için oy vermek, mayınların sayısının sonsuz olduğu bir mayın tarlasında bulunmaktan farksızdır. Böyle bir mayın tarlasından geçmeye çalışmak aptallıktan başka bir şey değildir, çünkü başarı şansı neredeyse yok denecek kadar azdır. Oylama süreci aslında halkın kendi kaderine karar vermesine izin verme yanılsamasından başka bir şey değildir. Sistemdeki teşvikler sadece güç elde etmek, gücü arttırmak ve yönetenin kendi iradesini başkalarına dayatması içindir. Bu, liberteryenlerin tüm güvenilirliklerini kaybetmeden destekleyemeyecekleri parazitik ve baskıcı bir sistemdir.


Kişinin, özünde ortadan kaldırmak istediğimiz bir sistemde yer almak zorunda kalacağı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, oy vermenin hiçbir anlamı yoktur. Aslına bakarsanız, bu eylem tamamen yıkıcıdır. Kıran kırana süren siyasî mücadelede yer almanın ya da tarafları desteklemenin gerçekten kazandıracağı hiçbir şey yoktur; oy veren liberteryen için ahlâkî kayıp devasa boyutlardadır ve geçici kazançlardan daha ağır basar. Üstelik bu kazançlar baskıcı bir sistemin kullanılmasıyla elde edilmiştir.


Aptallar ve Kötüler Dilemmasındaki Ödlekler

Peki, resmî gerçek, oy vermenin şahane bir şey olduğu, hatta demokrasilerde bir vatandaşlık görevi sayılabileceği yönündedir, değil mi? Ne de olsa özgür ülkelerin çoğunun geçmişinde savaşlar yaşanmış, kan gövdeyi götürmüş ve sonunda korku, güvensizlik ve baskıdan kurtulmanın tek yolu demokrasiyi tesis etmek, yani biz halkların kendi kendimizi yönettiğimiz, kralların, efendilerin ya da kadiri mutlak yöneticilerin olmadığı bir düzeni kurmak olmuştur. Böyle bir dünyada, özgürlüğümüz için hayatlarını feda edenlere saygımızı sunmak mecburiyetindeyiz, değil mi? Oy vermek, onların fedakârlıklarının şanlı ulusumuza bahşettiği bağımsızlığın ve özgürlüğün en temel ilkesini uygulamak anlamına gelir; yasal bir görev değilse bile manevi bir sorumluluk olmalıdır. Değil mi?


Birçok kez birçok minvalde şunun söylendiğini duyduk:


Ey seçmen, iradene sahip çık! Ve devletimizin bekâsı ile milletimizin fedakârlıklarını onurlandırmayan kararsızlara ve oy vermeyenlere yazıklar olsun! Oy kullanmayanın şikâyet etmeye hakkı yoktur!

Ancak eğer oy kullanmayanlardansanız, umutsuzluğa kapılmayın. Resmî gerçeklik çoğu zaman resmî yalanlardır ve bunları birbirinden ayırmak zordur. Ve eğer siyasî iktidarın ve devletin kötülüklerini anlamazsanız, o zaman onun kerameti kendinden menkul iyiliğine ve görünüşte sonsuza dek tekrarlanan müjde dolu vaatlerine inanmak için kolayca kandırılabilirsiniz. Umutsuzluğa kapılmayın, çünkü seçmenler ikiyüzlülerin ve aşağılık ödleklerin en beterlerinden başka bir şey değildir. Bana inanmıyor musunuz? O zaman size göstereyim.


İki tür seçmen vardır: Bir adaya, bir partiye ya da bir programa inandıkları için oy verenler ve bir adayı, bir partiyi ya da bir programı durdurmak için oy verenler. Her iki durumda da ödlektirler ve onlara en içten aşağılamalarımızdan başka bir şey sunmamalıyız.


Oylarını birileri ya da bir program için kullananlar, bunu oy vererek dünyayı değiştirebileceklerine, sistemin genel olarak âdil ve oy veren halka karşı sorumlu olduğuna inandıkları için yaparlar. Hatta bazıları oylarının gerçekten önemli olduğuna inanıyor olabilir ki bu da onların mantıklı düşünme yeteneklerinden şüphe etmemize yetecektir. Ancak yaptıkları şey sadece bir adaya ya da partiye değil, aynı zamanda giderek it kopuğun doldurduğu kurtlar sofrasına dönüşen siyaset sistemine de meşruiyet kazandırmaktır. Siyaset, kazananın her şeyi aldığı bir oyundur, ancak kazananlar ve kaybedenler aynıdır; zira hepsi oy verdiklerini kıvanç içinde ifade ederler.


Oy vermenin ne anlama geldiği yukarıda tartışıldı ve tekrar etmeye gerek yok. Ancak, bir değişim için oy verenlerin, en azından bir dereceye kadar, bu değişimin gerçekleştiğini görmek istediklerini söyleyebiliriz. Bunun doğru olduğu açık olmakla birlikte, bu insanların bu değişimi başka bir şekilde gerçekleştirmeye çalışmadıklarını da biliyoruz: Bu kişiler, oy vererek değişimin siyasî yollarla gerçekleşmesini beklemektedir.


Bir değişimin aleyhinde oy kullanan insanlar da farklı değildir: Söz konusu değişimi görmek istemezler ve bu nedenle değişimi desteklemeyen birine oy verirler. Bunu yaparken de eğer adayları tam anlamıyla muhafazakâr değilse ve hiçbir değişim istemiyorsa (tabii o zaman neden aday olsunlar ki?) otomatik olarak başka bir değişimi desteklemek için oy kullanırlar. Karşı oy kullandıkları değişiklik iyi ya da kötü olsun, yine de oylarının fark yaratmasını beklerler.


Seçmenlerin bazen değişimi sağlamak ve oy vermek için başka araçlar kullandıkları da bir gerçektir. Ancak yine de oy vermek, siyasî kararların sadece bir anlam ifade etmekle kalmayıp aynı zamanda önemli olduğuna dair inançlarını ortaya koymaktadır; siyaseti o kadar önemli görmektedirler ki oy vermeyi başka bir şey yapmaya karşı üstün görmektedirler ve böylece oylarını bir adayı, partiyi ya da programı desteklemek için kullanmaktadırlar. Aday en iyi çözümleri sunmasa ya da seçmenin tercih ettiğine çok az uyan bir çözüm için çalışacağını vaat etse bile bu doğrudur: Yine de oylarını verirler.


Her ne kadar oyların her zaman birileri ya da bir şeyler için kullanıldığını tespit etmek önemli olsa da, burada bizi ilgilendiren öncelikle oy verme mantığı değildir. Burada bizi ilgilendiren asıl mesele şudur: Tüm seçmenlerin bilerek ya da bilmeyerek destek oyu verdiği bu değişikliğin niteliği nedir?


Bu değişikliğin her zaman siyasî bir nitelik taşıdığını vurgulamak gerekir. Bu sürpriz değil, ancak çok az kişi noktaları birleştirebiliyor ya da birleştirmek istiyor gibi görünüyor: Arzu ettikleri değişim salt kendileri için değil, sizin, benim, komşunun oğlu, sokaktaki kadın ve kendileri için. Tercihleri, kendilerinin sahip olmadığı ve tercih edecekleri bir seçeneği değil, hepimizin öyle ya da böyle kabul etmek zorunda kalacağı tek sistemli bir çözümü ortaya koymaktır. Siyasî bir çözüm oluşturmanın tek yolu, bunu, muhalefet eden insanların iradesine karşı, baskı ve cebir yoluyla yapmaktır.


İşte bu anlamda seçmen aşağılık bir korkaktır: Tıpkı düşmanını dövmek için kendisi yerine haydutları kullanan ya da cinayeti kendisi işlemek yerine kiralık katil tutan kişi gibi, seçmen de saklanır ve kirli işlerini başkalarının yapmasına izin verir. Seçmen, değişimi kendisi için ve kendi başına gerçekleştirmeye çalışamayacak kadar tembel ya da başkalarının kendi çözümlerini aramasına izin vermeyecek kadar kötüdür. Her iki durumda da seçmen, katillere maktullerini işaret ederken elleri ve vicdanı temizmiş gibi davranır.


Değişime yönelik tek ahlâkî yaklaşım, değişimi kendiniz gerçekleştirmek ve başarıda da yenilgide de bunun kendi eseriniz olduğunu bilerek başı dik durmaktır. Korkak, sis perdelerinin, süslü unvanlara sahip temsilcilerin ve eylemlerini gerçekleştiren yüzsüz, anonim sistemlerin arkasına saklanır. Başı dik olan kişi radikal, özgür ruhlu ve girişimcidir; saklanan kişi ise basitçe hilekâr, sahtekâr ve dolandırıcıdır ya da demokratik terimlerle söylersek politikacı ve seçmendir.


1. Devletçi Akıl Yürütme: Seçmen Olmayanlar İçin Özgürlük Yok

Şu yaygın ifadeye geri dönelim:


Eğer oy kullanmazsanız, devletten, siyasetten ya da siyasal kasttan hoşnutsuz davranmaya hakkınız yoktur.

Mantık şudur:


Eğer oy vermezseniz, sonuçlardan şikâyet etme hakkınızdan zaten vazgeçmiş olursunuz.

Buradaki ilginç nokta, bu mantığa göre, kişinin oy verme eylemi sayesinde şikâyet etme hakkı kazanıyor gibi görünmesidir. Ya da başka bir deyişle, sizi yönetmek üzere seçilen kişilerden memnun olmama hakkını ancak seçime katıldığınız takdirde kazanıyorsunuz! Bu, hiç girmediğiniz bir oyunda yer almanın sonuçlarına katlanmak zorunda olduğunuzu, ancak oyuna girdiyseniz, oyunun nasıl oynandığından şikâyet etme hakkınız olduğunu söylemek gibidir -oyuna girmeden önce kuralları biliyor olsanız bile.


Bu mantık elbette hiç de mantıklı değil, sadece devlet propagandasının mantık dışı bir ifadesinden ibaret. Yoksa neden oyunun şartlarını kabul etmeyenleri ve dolayısıyla oyuna asla girmeyenleri tehdit etmek amacıyla bariz çelişkileri bu kadar açık bir şekilde doğru olarak nitelendiresiniz ki? Bu demokratların, daha doğrusu devletçilerin açıklaması tüm eleştiri ve şikâyetleri etkili bir şekilde reddediyor: Eğer onların oyununu hiç oynamadıysanız, yakanıza yapıştıklarında şikâyet etme hakkınız da otomatik olarak ortadan kalkıyor. Ancak oyuna girdiyseniz ve böylece şartlarını kabul ettiyseniz, bir şekilde şikâyet etmek için mistik bir hak kazanıyorsunuz.


Hatalı mantığına rağmen bu ifade çok ilginç bir şeyi, yani siyasî güç oyununun özünü kanıtlıyor. Gerçek şu ki siyasî sınıfa karşı kazanmanızın hiçbir yolu yoktur; kuralları onlar koymuştur ve siz de onlara ve siyasî iktidarın vaaz ettiği garip ahlâka tâbi olursunuz.


Oy vermek zararsız ve hatta önemli bir şey gibi görünebilir; “ehvenişer” için oy vermek işleri o kadar da kötüleştirmeyebilir. Tekrar etmek gerekirse bu, bazen liberteryenler tarafından bile doğru kabul edilen yaygın bir yanlış algıdır, zira oy verme prosedürü, kazanılacak tek bir ödülü olan ve çok net bir şekilde tanımlanmış bir oyundur: Devlet üzerinde güç. Kazanan dışında herkesin kesin kaybeden olduğu bir “kazanan hepsini alır” oyunudur.


Oy vermekle ilgili sorun, kaçınılmaz olarak oyunu oynamak zorunda olmanız ve oyunu oynarken de oyunun kurallarını bilmeniz gerektiğidir; yoksa neden katılasınız ki? Ve herhangi bir makul düşünce standardına göre, bir oyuna gönüllü olarak girmek ve kurallarını bilmek, aynı zamanda bu kuralları kabul etmek anlamına gelmelidir. Oylama oyununun açık kuralı, en çok oyu alanın kazanmasıdır ve bu galibiyet istisnasız herkes üzerinde güç sahibi olmak demektir. Bu da kaybedenlerin seçimlerde kim galip gelirse gelsin bunu kabul etmek zorunda olduğu anlamına gelir; demokrasi budur.


Bu, seçmenlere şikâyet etme hakkı verir mi? Şart değil. Kuşkusuz seçimlerin sonucundan memnun olmayabilirler, ancak oyuna gönüllü olarak girdiler ve kaybettiler. Ne yaptıklarını biliyorlardı ve şartları kabul ettiler; yenildiklerinde sonuçlarına katlanmalılar.


Peki ya bu ahmakça olan “kim kimi yönetecek” oyununa girmeyen insanlar? Onlar da sonuçlarına katlanmak zorundalar ama şartları kabul ettikleri için değil. Aksine, oy kullanmayanlar için sistem çok açık bir şekilde baskıcıdır; şöyle ki sistemin şartlarını asla kabul etmediniz ve hatta sistemin bir parçası bile olmadınız ve yine de galiplerin karar verdiği her şey gırtlağınıza kadar zorla dayatılıyor.


Seçmenlerin şikâyet etmek için gerçek bir nedeni yok, oyunun kurallarını kabul ettiler ve sonuna kadar oynadılar -ama kaybettiler. Bir poker oyuncusu oyuna girip kaybettikten sonra bahislerini geri alamaz; kazanmak için oynar ve bahislerini kaybetme riskini göze alır. Oyun bu şekilde oynanır. Aynı şey seçmenler için de geçerlidir: Bu manyakların oyununa girme kararlarına sadık kalmaları ve sonuçlarıyla yüzleşmeleri en âdil durumdur. Bu oyundaki sorun, kazananın seçimlere katılmayanlar da dâhil olmak üzere herkesi yönetme hakkını iddia etmesidir. Oy kullanmayanlar da tıpkı diğer herkes gibi siyasal kastın koyduğu kurallara uymak zorunda bırakılıyor. Devlet oyununu kabul etmeyen bu zavallı insanların bundan şikâyet etmeye hakları var mı? Oldukça açık olmalı ki var. Asıl şikâyet etme hakkına sahip olmayanlar da seçmenlerdir.


2. Devletçi Akıl Yürütme: Ben Değil Ama Diğer Herkes

Çoğumuz radikal sayılabilecek konuları sıradan insanlarla tartışmayı denemişizdir. Böyle bir çaba genellikle hayal kırıklığı ve tam bir iletişim başarısızlığı ile sonuçlanır; devletçi, görüşlerine meydan okunduğunda akıl ve mantıktan duygulara doğru geri çekilir. Bu insanlara ulaşmak imkânsız gibidir.


Ancak ben, insanların genel olarak özgürlükçü olduğunu ve çoğunun aslında radikal olduğunu iddia ediyorum. Tek sorun, kesinlikle ihtiyaç duyduklarından daha fazla akıl yürütmemeleri ve garip bir benmerkezcilikten muzdarip olmalarıdır. Vergilendirme yoluyla gelirlerin yeniden dağıtıldığı ve eşit “refah” için güce dayalı ortak bir sistemin halk tarafından desteklendiği bu kolektivist zamanlarda, insanlar en azından bir manada rasyonel insan modelinin kendileri olduğunu düşünerek egoistik olma eğilimindedirler.


Sorun şu ki, insanların çoğu diğer herkese tamamen güvensizlik duyarlar. Rasyonel düşünmeye çalıştıklarında, özgür bir toplumdan önce ortalama bir insanın neden olduğu zararları sınırlayan büyük miktarda güce sahip bir toplumu seçerler. Neden mi? Çünkü ortalama insana (başka bir deyişle diğer herkese) güvenilemez: Diğer herkes güce aç, bela arayan, şiddet yanlısı, sahtekâr ve potansiyel katildir.


Bunun belki de en iyi örneği uyuşturucu meselesidir, zira kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan maddelerin devlet tarafından yasaklanması öylesine yaygındır ki, siz de basitçe bu yasağın devam etmesini kabul edersiniz. “Uyuşturucuya karşı savaşı” sürdürmek için iyi bir neden yok, her yıl korkunç büyüklükte bütçeye mal oluyor ve sadece işleri suçun, hastalıkların, ölümlerin daha da artması yönünde kötüye götürüyor. Hâlbuki tüm iyi argümanlar gerçekten “uyuşturucuyu yasallaştırmak” yönündedir, ancak hiç kimse yasaklamamanın açık mantığını görmek için yeterli miktarda akıl kullanamıyor gibi görünmektedir.


Gayet rasyonel insanlar bile uyuşturucuyu yasallaştırma yanlılarının argümanlarını göremiyor gibi görünüyor. Yasallaştırmaya verilen yaygın ilk tepki “İnsanların uyuşturucu kullanmasını mı istiyorsunuz?” oluyor. Bu durumda kişiye, devlet yasağı sona erdirir erdirmez uyuşturucu kullanıp kullanmayacağını ve uyuşturucu bağımlısı olup olmayacağını sorarsınız otomatik yanıt “Ben değil ama diğer herkes!” minvalinde olacaktır. Değil mi? Bu “yasaklama destekçisi” aslında uyuşturucunun yasaklanmasını savunmuyor çünkü onu uyuşturucu kullanmamaya zorlayan biri olmasaydı muhtemelen kendini tutamazdı. Değil mi? Hayır, elbette kendi başının çaresine bakabilir. Oysa sorun “diğer herkestir” -herkes uyuşturucu kullanmaya başlar ve kısa sürede silahlı çatışmalara, tecavüz ve cinayetlere karışan azılı suçlulara dönüşürler. Bu tür bir perspektiften bakıldığında, yasağı savunmak mantıklıdır, zira bu sizin kişisel çıkarınıza uygun görünmektedir.


İnsanlar yapmaya teşvik edildikleri şeyi yaparlar ve dünyayı irrasyonel ve şiddet yanlısı insanlarla dolu bir yer olarak görmek onları dizginlemek için bir teşvik oluşturur. Ödemeniz gereken bedel, devletin sizi de tasma altına almasıdır -ama bu dayak yememek, tecavüze uğramamak ve öldürülmemek için ödenecek küçük bir bedeldir, öyle değil mi?


Buradaki sorun elbette insanların çok da farklı olmaması; insanlar pek irrasyonel, saldırgan ve şiddet yanlısı değiller. Aksine, hepsi hemen hemen aynıdır ve eğer onları doğru yönde zorlayan biri olmazsa “diğer herkesin” korkunç bir şey yapacağına inanırlar. Eğer tecavüze karşı hiçbir yasa olmasaydı, yine de kimseye tecavüz etmezlerdi. Ancak hepsi “diğer herkesin” anında tecavüzcü olacağını iddia etmektedir.


Burada gördüğümüz şey aslında nüfusun çoğunluğunun özgürlükçü olma heveslisi olduğudur ve bu hayli moral yükseltici ve umut vericidir. Ancak hepsi özgürlük yerine devleti savunuyor, çünkü devletsizliğin işe yaraması “mümkün değil” ve bunun nedeni de basitçe “diğer herkesin” kanlı canlı canavarlara dönüşecek olması.


Aynı mantık devletle ilgili herhangi bir konuda da geçerlidir. Örneğin sosyal yardımları ele alalım. İnsanlar genellikle işten çıkarılmaları durumunda devasa bir sosyal yardım harcama programı için vergi ödemekten yana değildir. Hayır, refah devletinden yanadırlar çünkü “diğer herkes” kendi başının çaresine bakamaz ve bu nedenle “bizim” hepsine yardım edecek bir sistem sağlamamız gerekir. Ve “diğer herkes” (özellikle de gerçekten varlıklı olanlar) eğer mecbur bırakılmasalar asla yoksullara para vermezler.


Aynı şey çevrenin korunması için de geçerli. Sizinle konuşan ortalama bir insan, sonuçlarını düşünmeden çevreyi kullanamayacağınızın tamamen farkındadır fakat “diğer herkes” bunu anlamaz. Sonuç: İnsanları doğaya karşı gözü dönmüş bir şekilde davranmamaya zorlayan bir sisteme ihtiyacınız var.


Bu mantık ister refahçı, ister faşist ya da minarşist olsun tüm devletçiler için geçerlidir. Hepsi de özgürlüklerini maksimize etmek uğruna cebir ve baskıyı savunmalarına neden olan bir “Mesih kompleksinden” muzdariptir. Onlar basitçe her şeyin en iyisini bilirler ve “diğer herkes” ise hiçbir şeyden anlamaz. Hem de hiç.


Bu, devlet propagandasının neden olduğu bir tür Tutsak İkilemi mantığıdır. Devlet, “diğer herkesin” gerçekte nasıl olduğuna dair bu yanılsamayı ilettiğinden emin olur ve bu muazzam dezenformasyon kaynağı, insanları aynı olduklarını ve aynı şekilde düşündüklerini göremez hâle getirmiştir. Tıpkı Tutsak İkilemi örneğinde olduğu gibi, her iki mahkum da diğer mahkumun ne yaptığını bilmediği için birbirini ispiyonlamayı seçerek daha kötü bir durum yaratıyor. (Açıkçası devlet, tutsakları, ispiyonlamalarının daha iyi olacağına inandıran dedektiftir.)


Devletçilerin mantığı ve muhakemesi, ellerindeki bilgiler göz önüne alındığında tamamen doğrudur. Ancak sorun şu ki dezenformasyona dayalı olarak teşvik edildikleri şeyi yapıyorlar. Eğer “diğer herkesin” insanlık dışı olduğu yalanına inanmasalardı, muhtemelen bir tür özgürlükçü ve hatta salt liberteryen olurlardı.


Elbette buradan çıkan sonuç, devletçilerin herhangi bir nedenden ötürü başkalarına güvenmeyi kendilerine yedirememeleridir. Hayatın “kötü, acımasız ve kısa” olduğu Hobbesçu bir dünya görüşüne saplanıp kalmışlardır çünkü “diğer herkes” bunu böyle yapacaktır. Bu, insan ve toplumun açıkça hatalı bir tanımlamasıdır. İhtiyaç duydukları şey gözlerini iyice açmalarıdır. Ancak demokrasi tüm bu gözü kapalılığı ve itibari güveni teşvik edip insanların devlete kendini adayarak güvende hissetmesi ilüzyonunu yaratır.


Devletin Meşruiyeti

Devletin meşrulaştırılıp meşrulaştırılamayacağı siyaset felsefesi ve ideoloji alanındaki temel meselelerden biridir. Meşrulaştırılamazsa, alternatifi nedir?


Bugün çoğu insan devletin modern ve medeni bir toplumun doğal koruyucusu olduğu gibi “bariz” bir sonuca varır; buna istinaden, devletsizlik kaos ve anarşi getirir. Ancak devletçilerin çoğu zaman dikkate alınmayan temel bir meşruiyet sorunu vardır. Felsefî olarak, belirli bir bölgede tam ve sınırsız güç ve itaat talep eden merkezî karar alma mekanizması nasıl meşrulaştırılabilir? Ne de olsa devlet, kabul etsinler ya da etmesinler, bir grup insan adına kimin karar verme hakkına sahip olduğuyla ilgilidir.


Devletin meşruiyetinin merkezinde devletin varlığı yer alır. Dolayısıyla, bir devlet aygıtı için hangi konuların meşru görevler olduğunu sormak devleti kendi başına meşrulaştıramaz. Bir devlet için herhangi bir meşru görev, “devlet meşru mudur?” sorusuna zaten “evet” yanıtını vermeyi gerektirir.


Dolayısıyla sorulması gereken temel soru, bir devletin gerekli olup olmadığıdır, yani “doğa durumu” olarak adlandırılan şeyin nitelikleriyle karşılaştırıldığında devletin nitelikleri ve becerileri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yeni bir fikir değil; John Locke ve Thomas Hobbes bu soruyu birkaç yüz yıl önce, John Rawls ise yirminci yüzyılın sonlarında düşündü. Sorun, onların yanlış sonuçlara varmış olmalarıdır.


Doğa durumunu ve devlet aygıtının yükselişini değerlendirmek, insan hakkında sonuçlar çıkarmayı da içerir. Sorulması gereken temel soru, insanın özünde iyi mi yoksa kötü mü olduğudur. İyi, rasyonellik ve ahlâklılık gibi nitelikleri içerebilirken, kötülük irrasyonellik ve/veya ahlâksızlıktan oluşmalıdır.


İnsanın doğası gereği iyi olduğu sonucuna varılırsa, felsefî olarak adalet ve özgürlüğü savunan bir devlete ihtiyaç yoktur. İyi insanlar kasıtlı olarak başkalarına zarar vermez, savaş başlatmaz ya da bireysel hakları ihlal etmez. Dolayısıyla iyi insanlarla dolu bir doğa durumu, uyumlu bir anarşi içindeki bir toplumdur. Bu, içinde yer alan insanlar tarafından çözülemeyecek hiçbir sorunu olmayan âdeta bir cennet toplumudur. Dolayısıyla, anarko-kapitalizm ya da liberteryenizm en iyi hâliyle bu şekildedir.


Bunun yerine, insanı temelde irrasyonel, bencil bir varlık olarak kabul eden Lockeçu ve Hobbesçu gelenek takip edilirse, barışı, bireysel hakları ve adaleti koruyan tarafsız bir garantöre (bir devlete) ihtiyaç olduğu sonucuna kolayca varılabilir. Hobbes’un vardığı sonuç da budur; doğal hakları korumak ve kaotik doğa durumuna düzen getirmek için insanların yönetilmesine (bir devlete) esaslı bir ihtiyaç vardır.


Ancak insan doğası gereği kötüyse, yani dar görüşlü, irrasyonel ve ahlâksız bir şekilde bencilse, nasıl tarafsız, sözde “düzgün” bir devlet kurabilir? Kendi kişisel çıkarlarını koruyan, başkalarına baskı yapan bir hükümet kurmak onun “irrasyonel kişisel çıkarına” aykırı olmayacaktır. Başkalarının kendi iktidarına sahip çıkacağını ve hükümet yapılarını ele geçirmeye çalışacağını tahmin etse bile, ortak çıkarları için başkalarıyla işbirliği yapmak ancak rasyonel olarak kabul edilebilir. Ancak rasyonellik insanî olmayan bir özellik olarak çoktan bir kenara atılmıştır.


Hobbesçu doğa durumunda, kendi refahı için başkalarını ezen kişisel bir devlet kurmak herkesin çıkarına olduğundan, herhangi bir toplum yine de savaş ve kaosa dönüşecektir. Dolayısıyla, doğa durumunda hükümet oluşumuna ilişkin Hobbesçu teori sadece kaotik doğa durumuna geri götürür. Sonsuz bir baskı ve savaş döngüsü oluşturur.


İnsanın doğası gereği iyi mi yoksa kötü mü olduğuna dair bu temel sorunun sonucu, insanın temel nitelikleri olarak neyi kabul edersek edelim, bir devlete yer olmadığıdır. Ya insan iyidir, yani devlete gerek yoktur ya da insan kötüdür, yani bir devlet kurma konusunda hiçbir iyiye doğru umut yoktur. Dolayısıyla, devlet ancak bir toplumu zorla istediği şekle sokma aracı olarak gerekçelendirilebilir.


Sosyalistler ve muhafazakârlar devletin meşruiyetine ilişkin temel soruyu asla dikkate almazlar; devleti doğal, kesin ve doğru kabul ederler. Bunu yaparak, insanın doğasına ilişkin cehaletlerini ortaya koyarlar. Neyin insan olup neyin olmadığını tanımlamaya bile çalışmazlar -onlar için önemli olan ne olduğu ya da ne olmuş olduğu değil, gelecekte zorla nasıl bir toplum kurgulayabilecekleridir. Dolayısıyla ideolojileri herhangi bir din kadar sağlam temelli ve makuldür. Hayalî bir olgudan yola çıkarak her türlü sonuca varılabilir!


Demokrasi ya da esas adıyla sosyalizm için sorunlu olan şey de temel çelişkisidir. İnsanlar arasında eşitlik gibi temel bir değere ulaşmak için doğal ve felsefî olarak savunulabilir bir kolektif cebir organizasyonu olan devleti kullanmaktadırlar. Ancak gördüğümüz gibi devlet, yalnızca ideallerini başkalarına dayatmanın pratik bir aracı olarak meşrulaştırılabilir ve insanın içkin nitelikleri temelinde meşrulaştırılamaz. Dolayısıyla, eşitlik yaratmak için güce dayalı bir aristokrasi (devlet) kurumunu kullanmaya çalışmaktadırlar. Sosyalizm ve/veya demokrasi, basitçe, mantıklı değildir.


Güç Yozlaştırır

İnsanlık tarihi bir hükmetme tarihi ya da hükmetme hırsının tarihidir. Marx’ın iddia ettiği gibi, burjuva ve proletarya arasındaki sürekli sınıf mücadelesi üzerine kurulu olmasa da, sınıf mücadelesi toplumun temelde “yönetenler” ve “yönetilenler” olarak bölünmesinden türetilebilir. Bu tarihin önemli bir parçası, yönetmek için mümkün olduğunca çok sayıda tebaayı bir araya getirmeye çalışan benmerkezci güç istençliler arasındaki sürekli “zirve yarışı”dır.


Lord Acton’ın “güç yozlaştırır” şeklindeki meşhur bilgece sözünün de gösterdiği gibi, insanlık tarihini karakterize eden şey, güç ve otoriteleriyle körleşen yozlaşmış liderlerdir. Tarih boyunca hükümdarlar, dinî ve ideolojik liderler ve seçilmiş başkanlar mutlaka kafayı yemiştir. Fransız kralı 14. Louis’nin “L’Etat, c’est moi!” (Devlet benim!) sözü hem o zamanki hem de şimdiki liderler için tipik bir örnektir.


Güç yozlaştırır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır. Ancak Lord Acton güç ve yozlaşmanın anlamını tam olarak tanımlayamamıştır; onun hakikati sadece yarım bir hakikattir.


İktidara gelen büyük adamlar ve kadınlar bunu akıllıca kullanabilir ve Disney uyarlamalarında olduğu gibi ülkeye barış, huzur ve refah getirebilir. En azından çok kısa bir süre için. Zira tarihin gerçek kralları ve kraliçeleri, kişisel prestij veya servet kazanmak için halkı ezen tiranlar olmuşlardır. “Büyük” veya “muhteşem” olarak adlandırılanlar, “sıradan” insanları tahakküm altına alma ve öldürme hususunda diğer hükümdarlardan daha beterdir; çok sayıda savaş kazanmak (çok sayıda insan öldürmek olarak da okunabilir) bir insanı büyük yapmaz; tam tersine, aklını kullanma ve muhakeme etme konusundaki yetersizliğini gösterir.


Tarih boyunca ülkeler (devletler) arasındaki savaşların ezici çoğunluğu halkın baskısı nedeniyle çıkmamıştır. Krallıklardaki erkekler, kralların savaşlarında katledilirken, geride kalan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler, çiftliklerdeki işlerin yanı sıra tüm o erkeklerin işleriyle de ilgilenmek zorunda bırakılmışlardır. Ve hepsi hükümdarlarına prestij kazandırmak amacıyla savaşları finanse etmek için ağır vergilere tâbi tutulmuşlardır.


Gerçi bazı (iç) savaşlar “halk” tarafından başlatılmıştır ancak bu savaşlar sadece çok baskıcı bir yöneticiden kurtulmak için son çare olarak kullanılmıştır. İç savaşların çoğunun halkla neredeyse hiçbir ilgisi yoktur; ya bir hükümdarın tebaasını itaate zorlama çabasından ya da güç peşinde koşan bir aristokratın yetkilerini artırma arayışından kaynaklanırlar.


Aynı şey bizim “uygar” zamanımızda da geçerlidir; hiçbir savaş halk tarafından desteklenen âdil bir savaş olduğu için başlatılmamıştır -kararı veren her zaman devlet yöneticileridir. Savaş her zaman baştakilerin yetkilerini artırma (ya da birilerinin yetkilerini azaltma ya da ele geçirme) girişimiyle ilgilidir: Hitler Almanya’yı genişleterek gücünü arttırmayı hedefledi; Sovyet liderler dünyayı komünizmle yönetmek istedi; Irak’ın Saddam Hüseyin’i Kuveyt’i egemenliği altına almaya çalıştı; Sırp lider Miloseviç Sırp hâkimiyetini arttırmak istedi; ve George W. Bush Afganistan ve Irak’ı işgal ederek başkanlığını istikrara kavuşturmaya çalıştı.


Bu “güç oyunu” demokrasi çağı olan günümüzde zirveye ulaşmıştır. Demokrasiyle birlikte, diğer herkes üzerinde güç elde etmek herkesin teorik erişimindedir, bu da toplumu bireyler ve gruplar arasında sonsuz bir güç mücadelesi hâline getirmektedir. Şayet Marx yirminci ve yirmibirinci yüzyıl demokrasilerini görmüş olsaydı, bu “güç mücadelesi” konusunda haklı olabilirdi, ancak o demokrasiyi hiçbir zaman tam anlamıyla göremedi.


Böylece tarihin düzenli ve örgütlü toplumu, demokrasideki güç mücadelesi lehine zayıflamıştır. Bu aynı zamanda toplumdaki güç düşkünlerini de serbest bırakmıştır. Patolojik güç arayışlarıyla ruhlarının derinliklerine kadar yozlaşmış olan bu insanlar, demokraside türdeşlerini köleleştirmek için bir dayanak bulmuşlardır.


Lord Acton’un “güç yozlaştırır” derken fark etmediği gerçek, yozlaşanların güç peşinde koştuklarıdır. Yalnızca kendi çabaları ve başarılarıyla yükselemeyen insanlar türdeşlerini boyunduruk altına almaya çalışırlar; yalnızca kendi zihinlerinde huzur bulamayan insanlar başkalarını susturmaya çalışırlar; kendi zenginliklerini üretemeyenler başkalarının zenginliklerine el koymayı hedeflerler. Taht veya senatoda her türlü yanılgı ve hezeyan gerçekliğe dönüşebilir.


Güç gerçekten yozlaştırır, ama yozlaşmış insanların güç peşinde koştuğu da bir o kadar doğrudur.


Peki Ya Sınırlı Devletin Meşruiyeti?

Yirminci yüzyılda ve muhtemelen daha öncesinde devlet yönetimindeki genel eğilim, devletin toplumda oynadığı rolün ve bu rolü yerine getirmek için gerekli olduğu düşünülen yetkilerin hızla artmasıdır. Modern toplumdaki çoğu insanın, insanların bakımını üstlenmenin yanı sıra hem toplum hem de bireyler için ahlâkî bir rehber olma ya da insanların güven ya da yetenekten yoksun olduğu durumlarda destek sağlama sorumluluğu olan geniş kapsamlı bir devlet kavramını kabul ettiği görülecektir. Genellikle liberteryenler devletin bir “dadı” ya da bir ebeveyn olduğu görüşünü kabul etmezler ve bunun birçok nedeni vardır.


Bu nedenlerden biri onyedinci yüzyıl İngiliz filozofu Thomas Hobbes’un asla fark etmediği bir nedendir. Tekrar etmek gerekirse, Hobbes, özgür insanların kendi doğal durumlarında, yani devlet ya da yönetim olmadığında, kalıcı bir toplumsal düzene ulaşamayacaklarını ileri sürmüştür. Bu düzen kaçınılmaz olarak savaş, terör ve kaosa dönüşecektir. İnsan doğası gereği kötüdür ya da en azından şansı varsa bunun için çalışmak yerine başkalarından alınabilecek olanı zorla almayı seçecektir. Dolayısıyla özgür insanların tek olası durumu, güçlülerin zayıfları eninde sonunda zapt edeceği ya da öldüreceği bir ebedî savaş durumu olacaktır.


Hobbes buradan, insanların korunma, güvenlik ve düzen için topluluklar hâlinde bir araya gelmeyi seçecekleri (ya da zaten seçmiş oldukları) sonucunu çıkarmıştır. Buna göre insanlar haklarının korunmasından faydalanabilmek için öncelikle hem haklarından hem de özgürlüklerinden feragat etmek zorunda kalacaklardır. Bu kolektif eylem, toplumu savaş durumundan zorla çıkarma gücüne sahip bir hükümet organizasyonu oluşturarak insanların haklarından yararlanabilmeleri için gerekli güvenlik ve düzeni yaratmıştır. Dolayısıyla devlet, doğa durumunun kaos ve savaşından yaratılmış iyi bir şeydir.


Bu fikrin özünde nasıl yozlaşmış olduğunu görmek kolaydır. Eğer insan doğası gereği kötüyse ya da en azından sıklıkla hırsızlık, dolandırıcılık, şiddet ve cinayete bulaşıyorsa, insanlar, yine insanlar tarafından yaratılan ve yönetilen bir devlete nasıl güvenebilirler? Basit cevap, güvenemezler. Kötü insanlar kendi başlarına olduklarında onlara güvenilemez ve diğer insanları yönetmek üzere bir hükümet kurduklarında da aynı şey geçerli olmalıdır.


Lord Acton’ın da belirttiği gibi, “güç yozlaştırır” ve yozlaşmış insanlar güç peşinde koşma olasılığı en yüksek olanlardır. (Diğer insanların hayallerine ulaşmak ya da hayatlarını uygun gördükleri şekilde sürdürmek için başkalarını yönetmeye ihtiyaçları yoktur.) Dolayısıyla devlet hiçbir zaman yönetilenlerin yararına değildir; her zaman, er ya da geç, yönetilenlerin zararına olacak şekilde yönetenlerin yararını korumaya ve maksimize etmeye yönelir.


Devlet, doğası gereği kötü olduğundan, liberteryenler onun büyüklüğünü ve gücünü sınırlandırmaya ya da tamamen ortadan kaldırmaya çalışırlar. Göstereceğim gibi, hükümetin yetkilerini sınırlama kavramı bir ya da birçok yönden yozlaşmıştır. Gerçeklikle uyumlu sadece iki alternatif vardır: Devlet ya da devletsizlik. (Ve göreceğimiz gibi birincisi de ikincisi kadar sadece bir avuç insan tarafından kontrol edilebilir.)


Sınırlı devlet teorileri genellikle halk ile hükümet ya da daha doğrusu yönetilenler ile yönetenler arasında bir anayasa ya da sözleşme fikri etrafında döner. Böyle bir sözleşme fikri sağlamdır ve siyaset felsefesinde uzun bir geçmişe sahiptir (örneğin “toplumsal sözleşme” hakkında John Locke ve Jean Jacques Rousseau’yu anabiliriz). Ancak sözleşmenin doğası, siyaset felsefesinde devletin meşrulaştırılması ya da sınırlandırılması için kullanılmasına karşıdır.


Özünde sözleşme, iki eşit taraf arasındaki gönüllü anlaşmadır. Bu gönüllülük esası, sözleşmeyi insanların değer alışverişinde bulunmak üzere bir araya geldikleri piyasanın temeli ve vazgeçilmez bir parçası kılar. Gönüllülük esası, tüm tarafların her bir sözleşmeden daha iyi bir şekilde yararlanmasını garanti eder (çünkü rasyonel olarak buna yol açar) -aksi takdirde bunun bir parçası olmamayı seçerlerdi.


Bu nedenle sözleşmenin en temel parçası gönüllülük esasına dayanmasıdır. Bir sözleşmenin sözleşme olarak kabul edilebilmesi için her iki tarafın da sözleşme karşısında eşit olması gerekir. Eşit olmayan taraflar arasında bu anlamda sözleşme kurulması mümkün değildir. Taraflardan biri diğer tarafa karşı baskı ya da şiddet kullanarak sözleşmede belirtilen yükümlülüklerden kolayca kaçabiliyorsa ya da basitçe sözleşmeyi bozabiliyorsa, sözleşme anlamsız olacaktır. Bir devlet ile tebaası arasında bir sözleşme yapmak mümkün müdür? Açıkçası hayır, çünkü devlet sözleşmeyi kendi anlayış ve kurallarına göre uygulama hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir. Sözleşmenin ihlal edilip edilmediği genellikle (er ya da geç) mahkemede tespit edilir.


Hatta her yerel yasaya göre, taraflardan birinin diğer tarafa baskı yapması sözleşmenin geçerliliğini yitirmesine neden olur. “İmzanız ya da hayatınız” piyasadaki sözleşmelerin yapılış şekli değildir. “Bu [toplumsal] sözleşmeyi imzala ya da gözümün önünden defol (ama malını mülkünü geride bırak)” da zorlamaya dayandığı için geçerli bir sözleşme değildir.


Ancak Hobbesçu anlayışa göre, eşit ve özgür insanlar arasında (ortada bir devlet yokken) bir devlet kurmak için bir sözleşme yapmak mümkündür. Başka bir şey karşılığında haklarınızdan vazgeçmek, eğer gönüllü olarak yapılmışsa, piyasadaki diğer sözleşmeler kadar geçerlidir. Sorun, bölgede yaşayan ve büyük olasılıkla aynı devletin yasalarına tâbi olan ancak sözleşmeyi imzalamamış olan bir sonraki nesilde ortaya çıkmaktadır. Ya hükümet tarafından tâbi olmaya zorlanacaklardır (ortada bir sözleşme yoktur) ya da hükümetin kurallarına tâbi olma konusunda seçim yapma özgürlüğüne sahip olacaklardır ki bu da sözleşmeyle hükümetin kurallarına tâbi olmayı tercih edebileceğiniz (ama asla tâbi olmamayı tercih edemeyeceğiniz) anlamına gelir.


Gördüğümüz gibi sınırlı devlet teorisinde temel bir kusur vardır. Halk ve hükümet arasındaki böyle bir anlaşma, her birey hükümet alanının dışında (yani anarşi içinde) doğmadıkça ve daha sonra özgürce “katılmayı” seçmedikçe sözleşmeye dayalı olamaz. Ancak sınırlı devlet teorilerinde durum nadiren böyledir; burada devletin pençesinden kurtulma olasılığı en iyi ihtimalle teorik bir “katılmama” olasılığıdır, bu da doğduğunuzda otomatik olarak devlet yönetimine tâbi olacağınız anlamına gelir. Dolayısıyla sözleşmenin doğası gereği devlete karşı sözleşmeye dayalı bir sınırlama söz konusu olamaz.


Ancak şimdi sınırlı hükümet için pratik argümanlara bakalım. Devletçi liberteryenler (lolberteryenler) her zaman halk ile hükümet arasında açık [gönüllü] bir sözleşme olması gerektiğini iddia etmezler. “Uygun” hükümetin amacı yalnızca herkesin doğal haklarını ihlal edilmekten korumak, adaleti sağlamak, anlaşmazlıklarda nihai hakem olmaktır. Bu argümana göre, hükümetin kendi yönetimine tâbi olan herkesle bireysel sözleşmeler yapmasına gerek yoktur, çünkü hükümet sadece onların haklarını korur. Bu tekelleşmiş adalet hizmetleri kuruluşu tarafından hiçbir hak ihlal edilmez (tabii siz de aynı türden bir hizmet sağlamaya çalışmazsanız), bu kuruluşun yetkileri kesinlikle [otomatik olarak] devredilmiş bir öz savunma kurumu ve anlaşmazlıklarda hakem olarak hareket etmekle sınırlıdır.


Burada incelediğimiz pratik boyutta toplum mühendisliğine yönelik bu yaklaşımın sorunu, sözleşme ile devlet arasındaki ayrımda yatmaktadır. Devletin ve yetkilerinin (anayasa) sınırlandırılması gerçekte sınırlandırma değildir, çünkü realite dâhilinde (insan eylemi hariç) bu yetkileri sınırlandıracak hiçbir şey yoktur. Hükümetin neyi yapıp neyi yapamayacağına karar vermesi için bir tanrıya güvenemeyiz. Hükümet, insanları insanların kötü niyetli eylemlerinden korumak için insanlar tarafından yaratılmıştır ve yetkileri insanlar tarafından tanımlanmalı, uygulanmalı ve sınırlandırılmalıdır.


Bu da devletin gözetimi ve kontrolü için sadece iki alternatif bırakmaktadır. Ya devletin yetkileri bizzat devlet tarafından ya da devletin bağlı olduğu bir güç tarafından kontrol edilir ve tanımlanır. Hükümetin güce dayanan bir yapı olduğunu daha önce tespit etmiştik, bu nedenle sınırlamaları için sözleşmeye dayalı bir zemin olamaz. Eşit olmayan taraflar arasında [gönüllü] sözleşme olamaz.


Hükümet kendi sınırlamalarını tanımlayacak ve tebaasını kendi eylemlerinden (belirtilen sınırlar dâhilinde değilse) koruyacaksa potansiyel tehdit ya da problem açıktır. Amerika Birleşik Devletleri örneğinin de gösterdiği gibi, böyle bir anayasal yapının hükümetin yetkilerini bağlayıcı değil, genişletici bir yaptırım olarak kullanılması muhtemeldir.


İnsanlar tarafından oluşturulan bir insan hükümetinin ancak insanların eylemleriyle sınırlandırılabileceği düşünüldüğünde, devletin eylemleri her zaman hükümetteki insanların eylemleri olacaktır. Bu kişilerin kendi (yani hükümetin) güçlerini arttırmamalarının nedenleri pek fazla ve açık değildir. Devletin kurucularına güvenilse bile, yolsuzluğa bulaşmış kişilerin gelecekte bir gün hükümete talip olması ve hükümetin bir parçası hâline gelmesi muhtemeldir.


Devlet zaman içinde devlete tâbi olan insanlardan ziyade hükümet olarak hareket eden insanlara hizmet etme eğiliminde olacaktır. Hükümet toplumdaki nihai güç olduğu için (ki bu bir manada hükümetin başlangıçtaki amacıdır), böyle bir gelişmeye itiraz etme gücüne sahip hiç kimse olmayacaktır. Ve serbest bırakılan hükümeti sınırlı şekline geri dönmeye zorlayacak güce sahip kimse de olmayacaktır.


Bazıları demokrasiyi ve “halkın iradesini” hükümetin silahlarını denetleyecek bir güç olarak hizmet etmeye çağırmaktadır. Bu, ikinci alternatifin bir versiyonudur; birisinin ya da bir şeyin teorik ve pratik olarak hükümetin eylemlerini ve yetkilerini izlemesi ve böylece devletin kontrolden çıkmasına izin verilmemesi. Hükümetin eylemlerinin anayasaya (sınırlamalara) uygun olup olmadığının denetleneceği böyle bir yapı hemen bir soruna yol açar: Denetçileri kim denetleyecek? Ve devamında: Denetçilerin denetçilerini kim denetleyecek? Bu böyle sonsuza kadar devam eder.


Bu sorunun çözümü, en azından teoride, denetçinin iktidarı, iktidarın da denetçiyi izlediği bir izleme çemberi yaratmaktır. Halkın yönetime tâbi olduğu ama aynı zamanda (genellikle demokrasi sistemi aracılığıyla) yönetimin denetleyicisi olduğu böyle bir düzen, tarih boyunca birçok toplumda denenmiştir.


Bu yaklaşımın en sofistike örnekleri, hükümet güçlerinin muazzam yetkilerinin farkına varmış ve halk ile hükümeti eşit taraflara yakınlaştırmak için hükümeti çok sayıda farklı ve ayrıştırılmış parçaya bölmeye çalışmıştır. Böyle bir planın hükümetin büyümesini engellemede başarılı olma olasılığı elbette daha yüksektir, ancak tarih bunun yeterli olmadığını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri, hükümetin yetkilerini bir kuvvetler ayrılığı şemasıyla sınırlandırmaya yönelik sofistike bir girişimin sonunda nasıl başarısızlığa uğradığının iyi bir örneğidir. Roma İmparatorluğu’nun Cicero tarafından anlatılan “mükemmel” yapısı da bir başka büyük başarısızlıktır.


Hükümeti oy veren halka kıyasla daha az güçlü kılmak için hangi plan kullanılırsa kullanılsın, hükümetin elindeki güçlerin ve silahların büyümesi ve amaçlanmadığı rolleri üstlenmesi engellenemez. Bunun en önemli nedeni devletin doğasında yatmaktadır: Devlet güç kullanımına dayalı ve tek amacı bu gücü kullanmak olan bir organizasyondur. Güç kurumsallaştığında ve meşrulaştığında etki alanını sınırlamak mümkün değildir. İnsanın yapabileceği tek şey yolundan çekilmek ya da onu kontrol eden seçilmişlerin bir parçası olmaktır. Her iki durumda da özgürlük kaybedilir.


Hoppe’nın da dediği gibi,


Demokrasinin özgürlükle hiçbir alâkası yoktur. Demokrasi, komünizmin yumuşak bir varyantıdır ve düşüncenin tarihinde nadiren başka bir amaçla kullanılmıştır.

Modern Din: Demokrasi

Demokrasinin nasıl ve neden bir din olduğunu demokrasi hakkında en yetkin ve en fanatik kişilerden olan Amartya Sen üzerinden anlatmak gayet tutarlı olabilir. 1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amartya Sen, demokrasinin evrensel bir değer olduğunu savunuyor. Ancak Sen’in ortaya koymayı başardığı tek güçlü veri, demokratizm konusunda ne kadar telkin edilmiş olduğu ve bariz alternatifler ile demokrasinin sınırları ve eksiklikleri konusunda ne kadar cahil olduğudur.


Demokrasi sadece yaklaşık bir yüzyıl içinde siyaset felsefecilerinin (şehir devletleri gibi çok sınırlı toplumlardaki belirli koşullar dışında) dokunmak istemedikleri bir teoriden siyasetin bir öncülüne dönüşmüştür. Sen’in de gösterdiği üzere, ondokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, artık bir ülkenin demokrasiye “uygun” olup olmadığını tartışmak gerekmiyor. Bunun yerine, “biz” her durumda bunu kesin olarak kabul ediyoruz. Sen’e göre yirminci yüzyılın en önemli katkısı da bu olabilir. Demokrasinin evrensel bir değer hâline geldiğini ve bunun da düşüncede “büyük bir devrim” olduğunu öne sürüyor. Peki gerçekten öyle mi?


Demokratik yönetim sistemi, monarşi ve diğer totaliter sistemlerden sadece uygulamada farklıdır, prensipte değil. Toplum, devletin şiddet ve zorlama tekelinin yükü altındaydı ve hâlâ da öyledir. Asıl farklılık bir yönetici sınıftan diğerine; tebaadan oy veren tebaaya geçiştir. Dolayısıyla, düşüncedeki gerçek değişim kralların “kutsal hakkı”ndan çoğunluğun “kutsal hakkı”na doğrudur. İsterseniz bunu demokrasinin kutsiyeti olarak da adlandırabilirsiniz.


Kapsamı halkın yönetim fikriyle sınırlarsak, bu elbette düşüncede büyük bir değişikliktir. Hiçbir etkisi olmayan öznelerden, “oy verme hakkı olan” ve böylece yönetimi etkileyen öznelere geçiş açıkça bir paradigma oluşturmaktadır. Ancak felsefî açıdan bakıldığında bu değişim sadece marjinaldir. Devlet hâlâ bir devlettir, iyatrojenik hâli ve kuralı hâlâ itiraz edilebilir değildir. Gerçek bir “büyük düşünce değişikliği” ya da paradigma kırılması, özgür bir toplumun yararı için devletin olağan kabul edilmesinin nihai olarak reddedilmesi olacaktır.


Amartya Sen daha sonra, demokratik devletlerin diğer demokratik devletlere saldırmadığını gösteren Dr. Rudolph Rummel ve kışkırtıcı bir şekilde kıtlıklara neden olan doğal felaketlerin neden sadece totaliter devletlerde ortaya çıktığını soran İsveçli ekonomi profesörü Henrik Rydenfelt’in görüşleri paralelinde fikir beyan ediyor gibi görünmektedir; zira “görece özgür basına sahip” ülkelerde hiçbir zaman büyük kıtlıklar meydana gelmemiştir. Kıtlığa neden olan politikaların da “parlamentoda muhalefet partileri, özgür basın ve çok partili seçimler olmadığı için” eleştirilmediğini savunuyor.


Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Baasçı diktatöryalar ya da Taliban Afganistan’ı gibi tipik tek partili, basını kısıtlı devletler ciddi kıtlıklar yaşamış olsa da, birkaç siyasî partinin eklenmesi ve CNN’in haber yayınlarına izin verilmesinin işleri önemli ölçüde daha iyi hâle getireceğine inanmak zor. Sen’in analizi, bu değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu konusunda muhtemelen doğrudur, ancak çok partili siyaset ve “görece özgür” bir basın, yalnızca çok daha temel bir faktör olan özgürlük derecesinin göstergeleridir.


Ayrıca, “tam” demokrasi anlayışında birbiriyle ilişkili üç farklı erdem olduğunu savunmaktadır: Siyasî özgürlük ve bunun siyasî ve sosyal katılım yoluyla uygulanması; insanların “siyasî taleplerini ifade etme ve destekleme” konusundaki duyarlılığının artırılması; ve birbirlerinden öğrenerek toplumun değerlerini ve önceliklerini oluşturma fırsatı.


Bu erdemlerin hepsi belli bir ölçüde özgürlük içeriyor ki bu da ilginç. Ancak Sen bunları “demokrasinin vatandaşların yaşamlarını zenginleştirdiği yollar” olarak açıklasa da, bunlar tam olarak siyasî sistem içinde belirli değerleri desteklemek için tanımlanmıştır. Sen’in açıklamasına göre, bu erdemler demokrasi olmadan mümkün değildir.


Gördüğümüz üzere Sen, demokrasinin esas olarak erdemleri sayesinde evrensel bir değer hâline geldiğini savunmaktadır. Erdemler ise sistemin kendisine yönelik özgürlükler olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla, Sen’e göre demokrasi diğer siyasî sistemlerden üstündür, çünkü belirli özgürlükleri garanti eder, ancak bunlar sadece demokratik sistemin kendisine yönelik özgürlüklerdir.


Buradan çıkan sonuç, demokrasinin diğer yönetim sistemlerinde izin verilmeyen belirli bir özgürlük derecesini garanti ettiğidir. Öte yandan, bu özgürlük sadece yönetim sistemi tam itaat talep etmediği için mevcuttur. Dolayısıyla vatandaşlar ya da tebaa, devletin aksini iddia etmediği ölçüde özgürdür. Bunun ayırdına varamamak çok tuhaf ve talihsiz bir ilüzyonun tesiri altında olmak değil de nedir? Tabii endoktrinasyonu da unutmamak elzemdir.


Okullarda insanların beyinlerinin bu doğrultuda bu denli yıkanması oldukça ürkütücüdür. Sıradan bir gence siyaset hakkında soru sorduğunuzda, hemen ve gururla “demokrasiyi” desteklediğini söyleyecektir. Bu âdeta bir tür sağlam kozdur: Demokrasiden yana olduğunuzu söyleyin, ardından herhangi bir beyanatta bulunun ve böylece her türlü münazaradan galip çıkın.


Demokrasi bir din hâline gelmiştir ve bu nedenle görüşünüzü desteklemek için gerçek argümanlar ya da kanıtlar sunmanız gerekmez. Bu, “Tanrı böyle yarattı” demek gibi bir şey; kâfir ilân edilmeden bu ifade nasıl eleştirilebilir? Eleştiremezsiniz ve zaten mesele de budur. Eğer dinler duygulardan ve gerçeklerle desteklenmeyen inançlardan ibaret olsaydı, uzun süre ayakta kalamazlardı. Eğer a) bir Tanrı olduğunu, b) oğlunun yaklaşık 2000 yıl önce burada olduğunu ama c) gerçek bir değişiklik yapmadığını, bunun yerine d) sadece geri dönebilmek için ortadan kaybolmaya karar verdiğini ve e) bir cennet ve cehennem olduğunu, f) bir “günah” işlediğinizde oraya gideceğinizi kanıtlamak zorundaysanız, o zaman başınız büyük belada demektir. Akıl, mantık, a priorik olgular, ampirik bulgular ya da her neyse, elinizdeki araçları kullanarak bunu kanıtlamanızın ve karşınızdakini ikna etmenizin hiçbir yolu yoktur.


Dolayısıyla dinlerin, insanî bilgi edinme araçlarının geçerli olmadığının iddia edildiği böylesine garip bir konum kazanmasının bir nedeni olmalıdır. Bu neden elbette bazı insanların soru sormayarak, sadece kendilerine söyleneni yaparak çok şey kazanmasıdır. Dinî liderler, emirleri yerine getiren çok sayıda inanana sahip olmaktan güç, zenginlik ve itibar kazanırlar. Çobanlar koyunlara sahip olmanın faydasını görürler ve bunun tersi neredeyse hiç görülmez. Ve nasıl ki dinlerin insanoğlunun bilgi edinme araçları karşısında “dokunulmaz” olmasının bir nedeni varsa, demokrasinin de “dokunulmaz” olmasının bir nedeni vardır. Bu konuda ilginç olan şey, teoride ne kadar eski olursa olsun, demokrasinin sadece bir yüzyıldır geniş ölçekte uygulanıyor olmasıdır. Yine de herhangi bir soruna çözüm olarak çok özel bir statüye sahiptir -oy verme sistemi olduğu sürece, insanlar sonuçları ne olursa olsun yutuyor ve yutacak gibi görünmektedir. Elbette bundan kazançlı çıkan insanlar da var: Siyasî liderler. Ve dindar meslektaşlarına kıyasla, çok daha iyi bir iş çıkarıyor gibi görünüyorlar. Hıristiyanlığın yüzlerce yılda yarattığını onlar yüz yıldan az bir sürede yarattılar.


Ancak “demokrasi dini” ile ilgili ilginç olan şey aslında iktidar zümresi değildir. Demokrasinin dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca, hatta milyarlarca insanın zihninde kazandığı statüdür. Ne zaman bir şey iyi olsa, insanlar onun “demokratik” olduğunu iddia etme eğilimindedir; ve ne zaman bir şey kötü ya da şeytanî olsa, onun “demokratik olmadığını” ya da “anti-demokratik” olduğunu söylerler.


Demokrasiyle ilgili her şey iyi olduğu için, her zaman insanların kendi görüşlerini savunmak maksadıyla demokratik sloganlar attıklarını duyabilirsiniz. Akademide öğrencilere ahlâk veya siyasetle ilgili bir konuda açık bir soru sormayı deneyin, mutlaka demokrasiyle ilgili bir cevap vereceklerdir. Onlara herhangi bir şey sorun, örneğin çocukların nasıl yetiştirileceği gibi, neyin “demokratik yaklaşım” olup olmadığını tartışmaya başlayacaklardır. Kendi görüşlerini desteklemek için de çoğunluğun “hakkı” olduğunu iddia ederler.


İnsanlar sinirlenmeden ancak bu kadar ileri gidebilirsiniz ve işte tam bu noktada ikinci soruyu soruyorum. Ne söylerlerse söylesinler, onlara “neden” diye soruyorum ve cevap olarak daha fazla boş retorik kabul etmeyip sadece sormaya devam ediyorum. Neden %51’in %49 üzerinde bir hakkı var? Neden azınlığın her zaman çokluğa uyum sağlaması gerektiğini söylüyorsunuz? Neden bir görüş sırf birçok kişi paylaşıyor diye “doğru” oluyor? Neden herkesin görüşü önemli değil? Oy vermek neden hiç kötü bir şey olamaz? Neden “ortak irade”, “kamu yararı”, “genelin iyiliği” gibi şeyler varmış gibi davranıyorsunuz? Demokrasi neden sadece alınan kararın doğru olduğunu düşündüğünüzde iyi bir şey oluyor? Oy vermek neden oylamaya katılmayanları ezmeyi meşrulaştırıyor?


İkinci soruyu sormak onları tamamen hazırlıksız yakalıyor, cevapları yok. Bazıları bu tür sorulara “ne düşündüğün umrumda değil, belli ki kafayı yemişsin ve anlamıyorsun” bakışıyla karşılık veriyor ve başka bir şey hakkında konuşmaya devam ediyor; bazıları soruları hakaret olarak algılıyor ve benim “gerçek bir demokrat” olmadığımla ilgili bir şeyler söylüyor; bazıları ise gerçekten düşmanca davranıyor.


Çok azı kendi görüşlerini savunmak için hiçbir girişimde bulunmadıklarının ve takip eden sorulara verecek hiçbir yanıtları olmadığının farkındadır. Bu insanlar bazen yeniden doğar ve bir değişiklik olarak kendileri için düşünmeye başlarlar ve aslında yeni, daha iyi yollar bulabilirler. Belki de sonunda liberteryen ve hatta anarşist olurlar?


Kimi Temsil?

Sorunun cevabına bize yakın bir örnekle başlayalım: Amerika Birleşik Devletleri federal yönetimi aslen cumhuriyetçi bir hükümet yapısına sahip olmakla birlikte, pek çok açıdan temsilî bir demokrasiye dönüştüğünü ya da bu yönde yozlaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İktidar üzerindeki anayasal sınırların ve bunların birbirinden ayrılmasının işe yaramadığı açıktır. Devlet çok büyüktür ve demokratik olmanın tüm “niteliklerine” sahiptir. Bu yüzden Birleşik Devletler federal hükümetinin Alman ya da Fransız hükümetleri kadar demokratik olduğu gerçeğine bağlı kalalım. Washington DC’deki insanlar, -kendilerince- halkın temsilcileridir ve sadece vatandaşlar tarafından kendilerine verilen yetkilere sahiptirler. Burada hükümetin halkı hem birbirlerinden hem de dış tehditlerden koruması gereken bir tür toplumsal sözleşme söz konusudur. Bu sözleşme, halkın başlangıçta bir hükümet kurmasının nedenidir ve devletin meşruiyeti ve yetkileri buradan gelir.


Bu aynı zamanda, hükümetin düzgün davranmaması hâlinde bu desteği geri çekme yönündeki temel insan hakkının da altında yatan şeydir: Söz konusu temel hak, tiranlığa karşı isyan etme hakkıdır. Birleşik Devletler hükümetinin tiran olduğunu söylemiyorum(!), bu metnin amacı bu değil. Ben sadece çağdaş devlete meşruiyet atfetmenin nedenlerini analiz etmek istiyorum.


Eğer bu teoriler doğruysa, ki ben esasen doğru olduklarını söyleyebilirim, o zaman hükümet Abraham Lincoln’ün ifade ettiği gibi halkın, halk için, halk tarafından yönetilmesidir ya da değildir. Eğer birincisiyse, o zaman teorik olarak bir sorun yoktur; ikincisiyse, o zaman tebaası ona herhangi bir meşruiyet vermemiştir ve bu nedenle temel benlik hakkının ihlalidir ve ortadan kalkmalıdır.


Öyleyse bu meşruiyeti ve nereden geldiğini inceleyelim. Hobbes ve benzeri eski filozofların zannettiği gibi bu meşruiyetin nesilden nesile aktarıldığını varsaymak mümkün değildir. Ayrıca, hangi felsefî çıkış noktasını düşünürseniz düşünün, gerçek meşruiyet ya şimdi, tam da şu anda verilir ya da verilmez. Yani devlet ya meşrudur ya da değildir, bu kadar basit.


Ancak meşruiyetin sadece orada “olmasını” beklemek ciddi değildir. İfade edilmesi gerekir ve eminim siz de bir şeye verilen desteğin üstü kapalı ya da fark edilmeyecek şekilde olamayacağı konusunda hemfikirsinizdir. Dolayısıyla hükümeti destekleyen herkes ona aktif olarak meşruiyet kazandırmak zorundadır. Bunu yapmanın seçim denen “çalıntı malların açık arttırmayla satışına” katılmaktan daha iyi bir yolu var mı? Muhtemelen hayır, değil mi? Çünkü bu seçimler demokratik yönetimin özünü oluşturur; demokratik yönetim fikrinin o kadar merkezindedir ki politikacıların kendileri de kullanılan oylara dayanarak meşruiyet iddiasında bulunurlar.


Bu, hükümete gerçekten meşruiyet kazandırmak isteyen insanların oy vermek için zaman ayırması, istemeyenlerin ise oy vermemesi gerektiği anlamına gelir. Bu aynı zamanda, hükümetin ancak kendisine tâbi olan nüfusun oy verme yoluyla aktif olarak desteklediği ölçüde meşru olduğu anlamına gelir. Şimdi bir de istatistiklere bakalım.


2004 yılındaki başkanlık seçimlerinde yaklaşık 300 milyonluk Birleşik Devletler nüfusunun sadece 122 milyonu oy kullanmıştır. Başkan Bush seçmenlerin %50,7’si, yani 62.040.610 kişi tarafından desteklenmiştir.


2020 yılındaki başkanlık seçimlerinde de yaklaşık 330 milyonluk nüfusun sadece 158,4 milyonu oy kullanmıştır. Biden ise bu seçmenlerin %51,31’inin, yani 81.268.924 kişinin oyuyla başkan olmuştur -hâlâ ortadan kaybolmayan şaibelerin de katkısıyla.


Peki bunlar ne anlama geliyor? Bu, nüfusun korkutucu derecede büyük bir bölümünün hükümeti desteklemek için gerçekten zaman ayırdığı anlamına geliyor. Ama aynı zamanda nüfusun genellikle sadece %40’ının hükümete meşruiyet vermeyi uygun bulduğu anlamına da geliyor ki bu da %60’ının oy vermeyi umursamadığı sonucuna varıyor. Ayrıca, genellikle nüfusun %25’inden çok daha azının başkan için oy kullandığı ortaya çıkıyor. Bu hiç mantıklı değil, değil mi? Nüfusun %20’si, yani her beş kişiden biri, Beyaz Saray’da bu %20’nin ve diğer %80’in temsilcisi gibi davranan adama oy verdi.


Bu aynı zamanda nüfusun yarısından daha azının değerli zamanlarını aktif olarak hükümeti desteklemek için harcamak istediği anlamına geliyor. Peki Birleşik Devletler hükümeti tam olarak nasıl meşrudur?


Yakın zamanda yinelenen bir ankette yukarıdaki istatistikler doğrulanmıştır: Ankete katılanların %54’ü hükümetin çok fazla şeye karıştığını ve alınan kararların çoğunun bireyler, müteşebbisler ve işletmeleri tarafından alınması gerektiğini söylerken sadece %39’u hükümetin büyümesini desteklemiştir.


Bu %39’u 2004 yılında hükümetin büyümesine meşruiyet kazandırmak için oy kullanan %40 ile karşılaştırın. Oranlar neredeyse aynı. Ve %54 hükümetin çok fazla şey yaptığını söylerken, %60 oy vermemiştir. Yine oranlar yaklaşık olarak aynıdır, bu nedenle doğru orandalar gibi görünmektedir. Aslında Birleşik Devletler nüfusunun yarısından fazlası devleti bu hâliyle desteklemiyor ve bu insanlar devletin daha da büyümesini istemiyor.


Dolayısıyla Washington DC’deki insanlar, temsilî bir demokraside “halkın” kendilerine meşruiyet vermesine muhtaç iktidar sahipleri olabilirler. Ancak sormamız gereken soru şu: Kimi temsil ediyorlar? Kesinlikle halkı değil.


Kimdir Şu “Halk”?

Oy vermenin devleti meşrulaştıran bir eylem olduğunu ortaya koyduk ama az önceki Birleşik Devletler örneğinde nüfusun kayda değer bir kısmının oy kullanma hakkına sahip olmadığı gerçeğini göz ardı ettiğimi entelektüel dürüstlük gereği itiraf etmeliyim. Bu nedenle, istatistiksel verilerdeki bazı hatalar nedeniyle gerekçelerimin geçerliliğinin azalması gerçekliğine karşı açıklık getirmem gereken hususlar var.


Nüfusun seçilme yeterliliğine sahip olmayan kısmından bahsetmeme kastımın gerekçesi aslında basit. Bunun nedeni, demokratik ilkenin halkın (ya da nüfusun) kendi kendini yönetmesine dayanmasıdır, ancak hiçbir yerde “halk” açıkça tanımlanmamıştır. Antik Yunanistan’da, özellikle de Atina şehir devletinde, “halk” yalnızca Atina’da doğmuş olan erkek mülk sahiplerinden oluşuyordu. Orada yaşayan diğer tüm insanlar -mülk sahibi olmayan erkekler, kadınlar, çocuklar; yabancılar ve göçmenlerden oluşan metekler; ve köleler- kamu meselelerine katılamazlardı.


Aynı durum demokratik devletlerin çağdaş versiyonu olan temsilî demokrasi için de geçerlidir. Bu hâlâ halkın bir dizi temsilci aracılığıyla kendi kendini yönetmesi anlamına geliyor, ancak yine de kimse “halkın” kim olduğunu gerçekten bilmiyor, tanımlayamıyor. Halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini iddia etmenin, halkın kim olduğu bilgisine zaten sahip olduğunuz anlamına geldiği düşünülebilir, ancak hiçbir siyaset bilimci ya da politikacı böyle bir soruya tereddütsüz yanıt veremez.


Gerçek şu ki demokrasi argümanını kullanırken hemen hemen herkes “halkın”, şiddet başlatma tekeline sahip belirli bir organizasyonda, yani bir devlette ya da hükümette (burada bu terimleri birbirinin yerine kullanıyorum) yaşayan ya da bu organizasyonun vatandaşı olan herkes olduğunu varsayar. Bu, hükümetin işlerini nasıl yürüttüğüyle gerçekten ilgilenen herkesin aynı zamanda söz konusu hükümette temsilci seçme hakkına sahip olduğu, hükümetin politika oluşturmasını kontrol edebildiği ve temsilcilerden hesap sorabildiği anlamına gelir.


Her ne kadar hükümet taraftarı olmasam da bu, kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyor ve zaten gerçek de değil: Demokrasi argümanı basitçe bir kurgudan ibaret. Ve bildiğimiz gibi, kurgu ile gerçek arasında her zaman bir fark vardır. Demokratik hükümet de bu kuralın bir istisnası değildir.


Gerçekte “halk” hükümetle ciddi anlamda ilgilenen herhangi biri değil, yalnızca hükümetin hâlihazırda onayladığı kişilerdir. Bu nedenle, kimlerin seçmen olabileceğine dair kurallar vardır. Örneğin, belli bir yaşta olmanız, vatandaş olmanız ya da belli bir süredir devlet sınırları içinde yaşıyor olmanız, hapiste olmamanız ve devlet tarafından belirlenen bir şekilde “akli dengenizin yerinde” olması gerekir. Ve halkın bir parçası olma hakkını elde etmek için kayıt yaptırmanız şarttır ki bu da sizi temsil ettiği varsayılan erkek ve kadınların tam olarak kim olduğunuzu ve sizi nerede bulacaklarını bilmeleri sonucunu doğurur.


Bu kurallar elbette keyfîdir. Şu ya da bu nedenle 17 yaş 11 aylık birinin oy kullanamayacağını ama aynı nedenlerle yaklaşık bir ay daha büyük birinin oy kullanabileceğini söylemenin ne anlamı var? Neden 17 yaşındaki bir annenin oy kullanma hakkı yokken, 77 yaşındaki bunak ve ölmeyi unutmuş bir annenin var? Ve neden belirli suçlar “halkın” bir parçası olma hakkınızı elinizden alıyor ve böylece artık hükümeti etkileyemiyorsunuz?


Bu tür kuralların hiçbir anlamı yoktur. Eğer demokrasi gerçekten “halkın” yönetmesi anlamına geliyorsa, sözde halkı temsil eden hükümetteki kadın ve erkekler neden halkın büyük bir bölümünü bu demokratik haktan zorla dışlıyor? Demokrasinin sözümona ne olduğunun temeline inen bu soru, hükümetin keyfî kurallarını “oy vermeyi ve devletin meşruiyetini tartışmak üzere bir başlangıç noktası” olarak kabul etmemek için son derece iyi bir nedendir.


Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımla demokrasinin kurgusuna, yani olgulara değil teorinin ilkelerine odaklandım. Diğer bir deyişle, günümüz demokratik devletlerinin temellerini genellikle iddia edildiği gibi tartıştım: “Halk” temsilcileri seçer, onlar da yönetir ancak sıklıkla hesap verirler. Ancak demokrasi argümanı bile ikna edici değildir ve demokrasi hakkındaki gerçekler daha da kötüdür. Demokratik kurgu, “halkın” hükümet temsilcilerini atayarak kendi kendini yönetmesidir, ancak olgusal gerçekte “halk” hükümet tarafından tanımlanır.


Seçmenleri Dışlama Hakkı

İşte yine zamanı geldi. Birkaç gün sonra, 28 Mayıs’ta iki kötü arasındaki ikinci tura tanıklık edeceğiz. İkisi de her uzamda haddinden fazla yer kaplıyor; haber yapmaya değer her şey politika, politika, politika gibi görünüyor. Medya bu çılgınlığa doyamıyor; sütun sütun, sayfa sayfa, tweet tweet, dizi dizi yazıp herkese yeni aptalca siyasî açıklamalar, yorumlar ya da politikalar öneriyorlar.


Haber yapılan şeylerin çoğu önemli değil; politikacıların kendileri dışında kimse için önemli değiller. Eğer televizyonda değilseniz ya da gazetelerde adınız geçmiyorsa, halkın zihninde yoksunuz demektir ve bu da (yeniden) seçilmenizi çok zorlaştırır, hatta imkânsız kılar. Sanırım güce aç olanlar için mantık bu. Bu yüzden medyanın dikkatini çekmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Medya da insanlara son yıllardaki büyük siyasî başarıları ve geleceğe yönelik büyük siyasî planları anlatmaktan memnun görünüyor.


Sorun şu ki insanlar siyaset konuşmaya başlayınca bunu seçim kampanyaları ve medyadaki yorumlar devam ettiği sürece daha da yoğun sürdürme eğiliminde oluyorlar. Bu yüzden bana sık sık “Kime oy vereceksin?” sorusu soruluyor. Bu beni biraz rahatsız ediyor çünkü siyaset konuşmak istemiyorum -özellikle de reelpolitika, parti siyaseti ya da yeni güç devşirme politikaları hakkında. Parti politikaları beni çok sıkıyor, hele ki ülkemizin her şeydeki basiretsizliği, aymazlığı ve kalitesizliğinin farkında biri olarak ağır bir tiksinti içinde geriliyorum.


Birkaç yıl önce farklı bir yaklaşımım vardı: Aslında benden oy verme hakkında fikir belirtmem istendiğinde bunun, kahraman politikacılarının ya da favori politikalarının neden kötülükten başka bir şey olmadığını anlatmak için harika bir fırsat olduğunu düşünüyordum. Eğer birkaçını savundukları şeyin herkes için gerçekten kötü olduğuna ikna edebilirsem, belki o zaman dünya değişebilirdi. Bu oldukça iyi bir fikir gibi görünüyordu.


Size şunu açıkça söylemeliyim ki dünyada işler böyle yürümüyor. İnsanlar kendilerine hatalı olduklarını söyleyenlere kızma eğilimindedirler ve kızdıklarında akıl ve rasyonel argümanlar değersiz kalır. Haklı olduklarını düşünürler ve “duygularla” hareket eden bir zihne karşı mantık yürütemezsiniz. Ruhlarının derinliklerinden gelen bu “mutlu, umutlu ve kıvançlı oy verme” hissi, aptalca hükümet politikalarının mevcut durumu cennetten uzaklaştıran şey olduğunu gösteriyor. Ne yapılması gerektiğine dair vahiyleri ile mevcut durum arasında duran şey, büyük davalarını desteklemeyenlerdir. Bu insanların beyinleri yıkanmış olmaktan ziyade beyin ölümü gerçekleşmiş durumda, o hâlde neden değerli zamanınızı onları ikna etmeye çalışarak harcayasınız ki?


Bugünlerde parti politikalarını konuşmak ve sıradan insanlarla farklı politikaları tartışmak için fazla zekiyim (evet, elitistim). Çoğu insan zaten değerli politikaları hakkında gerçekten ne düşündüğümü bilmekle ilgilenmiyor, sadece bana ne kadar iyi olduklarına dair fikirlerini söylemekle ilgileniyorlar. Ama benim umurumda değil. Hiçbir şeyi bu kadar az umursayamazdım.


Ama yine de beyin ölümü gerçekleşmiş insanların alametifarikası olan o aptal soruyu tekrar tekrar alıyorum: “Kime oy vereceksin?” Bu soruyu soran insanlar tamamen “kendi alışılmış kalıplarının, sabit kafalarının içindeler” ve belli ki birileri onlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemeden düşünemiyorlar. Bunu sadece sizi kışkırtmak (eğer o insanlardan biriyseniz) ya da seçmenleri ne kadar küçümsediğimi göstermek için söylemiyorum (öyle olsa bile). Bu bir gerçek.


Sordukları bu tek soru size bu insanlar hakkında fark ettiklerinden daha fazlasını anlatıyor. Oy vermeniz gerektiğini, oy vereceğinizi ve zaten kime oy vereceğinizi (oy verip vermeyeceğinizi değil) seçme sürecinde olduğunuzu (ya da olmanız gerektiğini) varsayıyorlar. Bu yanlış, çok yanlış, çünkü oy vermem gerektiğini düşünmüyorum; oy vermeyeceğim ve kime oy vermeyeceğimi düşünmek için bir nedenim yok.


Onlar sadece benim de kendileri gibi sistem düşüncesi içinde olduğumu varsayıyorlar, ama değilim. Beni dehşete düşüren şey, bu soruyu sormalarının tek ve yegâne nedeni: Beni kendi seçimlerinin doğruluğuna ikna etmek. Kime oy vereceğimi bilmekle ilgilenmiyorlar, sadece yanlış adama ya da partiye oy vermeyi düşünüyorsam yanıldığımı söylemek istiyorlar. Yani burada alışılmışın dışında düşünemeyen, otomatik olarak bunun diğer herkes için de geçerli olduğunu düşünen ama yine de kendi iradelerini herkese dayatmak isteyen aptal insanlar var. Üstüne üstlük, benden kendimi ve mülkümü (sorgulamadan) politikacılara teslim etmemi istiyorlar çünkü onlar “daha iyi biliyorlarmış” ve bu nedenle bana ne yapıp ne yapamayacağımı söyleme yetkisine sahip olmalılarmış.


Doğru, harikulâde, bu çok mantıklı(!). Buna inanmak için beyin ölümü gerçekleşmiş olmalı; körlerden oluşan bir toplumda tek gözlü adam liderlik edebilir ama korkarım ki benim görecek iki sağlam gözüm var. Bu kör insanların beni yönetmesine ve kirli işlerini yapmaları için paramı almalarına izin vermem mümkün değil.


Yani bu basit ve oldukça “normal” soruyu sormak, insanların benden bir hiç uğruna her şeyden vazgeçmemi istemesiyle ilgili. “Kime oy vereceksin?” gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor; bu sadece insanların zihninizi düşünmeden kötülükle doldurmaya devam edebilmek için söyledikleri bir şey. Ben bu çirkin numaraya kanmayacak ve üzerinde birilerinin adının yazılı olduğu bir kâğıt parçasını bir kutuya koymak için yaşam hakkımdan vazgeçmeyecek kadar akıllıyım. Yani basitçe cevap verilebilir: “Ben oy kullanmıyorum.” Bu onları en azından birkaç saniyeliğine susturacaktır ve bu da uzaklaşıp başka biriyle konuşmaya başlamak için yeterli bir süredir. Değil mi?


Yanlış. Eğer denediyseniz, işe yaramadığını biliyorsunuzdur. Gerçek bir kaçış yoktur. İlk birkaç saniye bu beyin ölümü gerçekleşmiş piyadenin kafası karışır ve ne düşüneceğini bilemez ama bir şeylerin yanlış gittiğini anlaması uzun sürmez. Elbette, oylama bağımlısı ne olduğunu anlamaya çalıştığında kaçmak için zamanınız var, ancak kısa süre sonra peşinizden gelecektir.


Gerçekten bu kadar kolay kaçabileceğinizi mi düşündünüz? Üzgünüm, işler böyle yürümüyor. Oy kullanmadığınızı söylemek, okulda, sosyal medyada ve televizyonda sizi uyardıkları o anti-demokratik şeytanlardan biri olduğunuz anlamına gelir. Yani sistemin iyiliğine ikna edilmeniz gerekiyor ve bu işe yaramazsa yok edilmeniz gerekecek. Bu insanlar böyle düşünmüyor olabilir ama böyle davranıyorlar.


Bu “oy kullanmıyorum” yaklaşımını birçok kez denedim ve sizinle konuşan kişi felsefe doktorası yapmadığı sürece, sizinle ilgili ilginç bulacağı hiçbir şey yok. Oy kullanmadığınızı söylemek sadece kötü (“anti-demokratik”) olduğunuz anlamına gelir ve böylece kişi size demokrasinin ne kadar muhteşem olduğunu, oy kullanmazsanız şikayet etmeye hakkınız olmadığını, hiç tanımadığınız bir adama oy vermenin sizin yükümlülüğünüz olduğunu ve oyunuz olmadan bu büyük medeniyetin yerle bir olup hepimizi kaos ve anarşiyle baş başa bırakabileceğini (nedense bu kötü bir şey olarak kabul edilir) anlatmaya devam edecektir.


Birdenbire olan ve olacak olan her kötü şey -eğer oy vermezseniz- sizin kabahatiniz olmaya başlıyor. Hiçbir çıkış yolu yoktur, tıpkı diğer köktendincilik türlerinde olduğu gibi: Ya köktendincinin inandığı şeye inanırsınız ya da saf kötüsünüzdür ve yok edilmeniz gerekir.


Şayet uzlaşmacı, uysal, uyumlu olmaya çalışır ve oy vermeniz gerektiğinin kanıtı olarak sunulan tüm mantıksal safsatalara yanıt verirseniz, o zaman tamamen mahvolursunuz. Bunu defalarca yaşadım ve nihayetinde daha fazla insan gelip muhtaç durumdaki demokrat arkadaşlarını desteklemek için daha fazla boş retorik sundular. Çıkış yolu yok, kapana kısıldınız ve günü kaybettiniz. Kimse ne söyleyeceğinizi ya da oy vermeme nedenlerinizi dinlemez; tek istedikleri fikrinizi değiştirmenizdir.


Bir bakıma insanların, belirli bir tarihte bir kutuya bir kâğıt parçası koymaktan ziyade başka bir şey yapacağınıza dair basit bir ifadeden bu kadar tedirgin olmaları çok ilginç. Sizi kendilerinden biri yapmak için bu kadar yoğun bir ihtiyaç hissetmeleri ve her yerde herkesin sürekli tekrarladığı şeyleri tekrarlayarak bunun için saatlerini harcayabilmeleri de ilginçtir. Ve tüm bu enerji sadece o kâğıt parçasını sandığa atmanızı sağlamak için!


Yani insanlar size aptalca sloganlar ve anlaşılması imkânsız argümanlarla saldırıyor. Bu tıpkı bir tarikata üyeliğinizi iptal ettirmeye çalışmanız gibi bir şey. Abartıyor muyum? Hayır, bu gerçekten oluyor ve bunu yapan insanlar sıradan, barışçıl insanlar. Ya da belki şöyle demeliyim: Sıradan vatandaşlar. Devlet eğitimi ve televizyon aracılığıyla beyinleri etkili bir şekilde yıkandı ve şimdi de kendilerine tekrarlamaları öğretilen yalanları tekrarlamaya devam ediyorlar. “SAVAŞ BARIŞTIR. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. CAHİLLİK GÜÇTÜR.”¹⁰


Onların fikirlerini sormuyorum ve kesinlikle beni siyasî inançları konusunda ikna etmeye çalışmalarını da istemiyorum. Aslına bakarsanız, bunu hiçbir şekilde ben başlatmadım. Tek yaptığım aptalca bir soruya basit bir cümleyle cevap vermekti: “Ben oy kullanmıyorum.” Bu da insanlar arasında akıl almaz bir öfke başlatıyor ve hepsi ikna kampanyasından pay almak istiyor.


Tamam, kabul ediyorum: Herkes bu kadar agresif değil ama en agresif olmayanları bile benim tutumumdan nefret ettiklerini açıkça belli ediyorlar. “Neden” ya da “nasıl olur” diye soran insanlar da var, ama bu sorularla yürekten ilgilenmiyorlar. Sadece sormaları gerektiğini düşündükleri için veya kültür şokundan, hezeyandan, bilinçsizce soruyorlar ve bu da genellikle daha demokratik inançları olan ve bunu gösterme ihtiyacı duyan insanların seferberlik başlatmasına neden oluyor. Beni “elde etmek” için güzel bir sohbeti veya buluşmayı mahvetmekten memnuniyet duyacak birkaç kişi her zaman vardır, çünkü ben oy kullanmıyorum.


Peki neden çekip gitmiyorum? Çünkü yapamam. Ya bu insanlar siz kendinizi tuvalete kilitleyene kadar peşinizi bırakmazlar ya da oy vermeyen ve bunun için iyi bir argüman sunamayan “aptal” adamın haberini yaymaya başlarlar (sanki argüman sunsam duyacaklarmış gibi). “O bir anti-demokratik.” Bu cümle tam bir sohbet katilidir. Bu insanlar, sizi yalnız bırakmayacak ya da mantığınızı dinlemeyecek çene kuvvetinden başka bir şey değil. Kendimi savunma hakkım yok mu? Peki ya yalnız bırakılma hakkı? Demokrasi ve kutsal oy verme eylemi söz konusu olduğunda böyle bir hak yoktur.


Burada dayanılmaz bir durumla karşı karşıyayız. Cebri politikalarının uygulanması yetmiyormuş gibi, insanlar siyasî kanaatlerini size zorla dayatıyor. İlgilenmemek onlar için sadece daha ileri gitmek için bir sebep, bu yüzden sadece iki gerçek alternatif var: Katlanmak ya da münzevi bir hayat yaşamak (çünkü bu insanlardan kaçınmanın tek yolu bu).


Seçmenler ve reelpolitika bağımlıları muhtemelen bunu kendileri de bilmiyorlar (beyin yıkamanın en güzel yanı da bu) ama onlar aslında iki kat zalimler. Arada sırada kendilerini mağdur gibi hissedebilirler ama bu onların sistemi ve politikalarıdır ve oy vererek bunu desteklemektedirler. Seçmenler, toplum ve dolayısıyla sizin üzerinizdeki siyasî gücü etkin bir şekilde sürdüren insanlardır. Oy vermeyen biri olarak onların sistemiyle hiçbir ilginiz olmamasına ve onu hiçbir şekilde desteklememenize rağmen, sizi uygun gördükleri kurallara uymaya zorlama hakkına sahip oldukları ön kabulüyle yaşarlar. Gördüğünüz gibi bu bayağı “demokratik”. Oy veriyorlar ve sizin hayatınızla ve mülkiyetinizle ne yapacaklarına karar veriyorlar; bunun “özgürlük” olduğunu söylüyorlar ve bir bakıma da öyle: Sizi kendi kurallarına uymaya zorlama özgürlükleri.


Ancak tüm bunları dolaylı olarak yapıyorlar ve bu nedenle sistemin neden olduğu herhangi bir adaletsizlikte hiçbir suçları olmadığını iddia ediyorlar. Aslına bakarsanız, iyi bir sistemin bu şekilde “kötüye kullanılmasını” en aza indirmek için oy kullanıyorlar. Hâlâ adaletsizlik olmasının nedeni, bazı insanların yanlış adama/partiye oy verme eğiliminde olması ya da doğru adamın/partinin (bütçe/zaman/talimat/her neyse kısıtlamaları nedeniyle) gerekli tüm yasaları çıkaramamış olmasıdır. Cennet mutlaka gelecektir, ancak omlet yapmak için birkaç yumurta kırmanız gerekmesi çok kötü (ve tabii ki siz de o yumurtalardan birisiniz).¹¹


Seçmenler yumurtaları kendileri kırmazlar ama siyaset vasıtasıyla bunun gerçekleşmesini sağlarlar. Bununla birlikte, türdeşlerinin özgürce yaşama çabalarını etkili bir şekilde engelleyen bir sistemi desteklemekle kalmayıp, onlardan biri olmanız için aktif bir şekilde beyninizi yıkamaya çalışarak doğrudan baskı yapma konusunda da paylarına düşeni yaparlar. Böylece kusurlu sistemi devam ettiriyor, daha fazla oy bağımlısı yaratıyorlar ve daima propagandalarını dinlemenizi talep ediyorlar.


Her ne kadar birçoğu bu dolandırıcılığa ortak olduklarının tamamen farkında olmasalar da (sonuçta beyinleri ölüdür/yıkanmıştır), sorumludurlar ve sorumlu tutulmalıdırlar. Birini öldürmenin kötü bir şey olduğunu anlamamak, eğer öldürürseniz sizi daha az katil yapmaz, sadece daha az empatik ya da zeki yapar. Yani oy vermek sizi siyasî baskıdan sorumlu kılmaz, sizi iktidar sahipleri için “kullanışlı bir ahmak” konumuna düşürür.


Tüm bunlar, barışçıl, gönüllülük düsturunu benimsemiş, oy kullanmayan bir liberteryen olarak onlara saygı göstermeniz için hiçbir neden olmadığı anlamına gelir. Aksine, onlara saygısızlık etmeli ve sizin eğlenceli, değerli, hakkaniyetli arkadaşlığınızın tadını çıkarmalarına izin vermemelisiniz. Eğer size iyi davranmaya istekli değillerse, o zaman neden onlarla takılasınız ki? Sizi hak etmiyorlar.


Benim önerim seçmenleri dışlamak; onların ulaşamayacağı yerlerde bulunmak ve onlarla hiçbir şekilde etkileşime girmemeye çalışmaktır. Bu insanlar sadece beyin ölümü gerçekleşmiş kişiler değiller; aktif olarak sizi baskı altına almanın ve kendilerinden biri hâline getirmenin bir yolunu arıyorlar. En azından siyaset tartışırken sağlığınız için kötüdürler. Bırakın birbirlerinin sırtını kaşısınlar, demokrasinin yüceliğine topluca övgüler düzsünler ve beyin ölümü gerçekleşmiş yoldaşlarıyla birlikte olmanın tadını çıkarsınlar.


Yollarından uzak durun, mesafeyi koruyun. Eğer ulaşamayacakları bir yerdeyseniz, temastan uzaksınız demektir ve en azından inatçı propagandadan kaçınmış olursunuz. Hâlâ uğraşmanız gereken bir hükümet baskısı var, bu nedenle tek başınıza ya da benzer düşünen bireylerle birlikte vakit geçirmeye ihtiyacınız var. Sadece eğlence olsun diye, eğer yapabiliyorsanız, oy kullanmayan arkadaşlarınızdan birkaçını bir araya getirerek oy kullanan haydutları aktif olarak görmezden gelin ve onlara var olduğunuzu ve yalnız olmadığınızı gösterin. Bu oldukça güvenlidir, zira yalnızca yalnız olduğunuzda peşinize düşeceklerdir.


Seçimlerden sonra çoğu artık sizi en azından bu kadar sık rahatsız etmeyecektir. Siyaset, insanlar ve medya kuruluşları için sadece siyasî sınıf halkın tüm dikkatine ihtiyaç duyduğunda (yani sizin desteğinize ihtiyaç duyduklarında) önemlidir. Seçimler arasında, seçmenlerle takılmanın çok daha sorunsuz olduğunu göreceksiniz; öyle ki siyasî seçim çalışmaları insanları agresif birer siyasî zombiye dönüştürüyor. Mesafeyi korumanız gereken anlar hâlâ vardır, ancak bu anlar seçimler arasında daha seyrek görülür.


Ne yaptığınızı ve kimlerle takıldığınızı düşünün. Seçmen olmayan o kadar çok ilginç ve havalı insan var ki, neden seçmenlerle takılasınız ki? Desteğinizi ve arkadaşlığınızı esirgeyin, tüm bu beyin parazitlerinden kaçının. Seçmenleri dışlamak sizin en doğal hakkınız.


Karartma

Kaçınılması çok ama çok zor bir şey de var: Kolektivistler son zamanlarda bazı dezavantajlar yaşamış ve bazı alanlarda yenilgiye uğramış olsalar da, toplum içinde felsefenin kontrolünü ele geçirmişlerdir. Dünyamız kolektivizm ve mistisizmi takip eden dehşetin kurbanı oluyor. Bu, gelecekte insanların “Karartma” olarak anacakları şey olacaktır: Diğer bir deyişle, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’nin verimli yüzyıllarını takip eden yıkıcı ve karanlık dönem.


Bilimin ve aklın onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Aydınlanma sayesinde dinin ve baskının kolektif zincirlerinden kurtulması sayesinde Batı toplumu kolektivizmin “ilk dalgasından” canlı çıkarak yüceliğe yükselmişti. Aklın, sıradan insanın zihninde (felsefede, bilimde ve diğer alanlarda olduğu gibi) mistisizmin yerini almasıyla, kitleler artık krallar, prensler, lordlar ve piskoposlar tarafından tamamen kontrol edilemez hâle gelmişti. Daha önce sadece duygulara dayalı olarak başkalarına boyun eğmenin mümkün olduğu yerlerde akıl, olağanüstü bilimsel ilerlemeleri mümkün kılmıştı.


Ayrıca, zihnin kolektivizmin zincirlerinden kurtulması, bireyin gücünün serbest kalması anlamına geliyordu. Kendini bir oyuncak ya da kaderin (ya da Tanrı’nın veya bir kralın iradesinin) kölesi olarak görmek yerine, birey kendi hayatında değişim ve ilerlemeye neden olabiliyordu. Aklın keşfiyle birlikte, bireyin güçleri ve olanakları kısa sürede keşfedildi ve böylece itici güç olarak birçok alanda cezanın yerini teşviğin alması kaçınılmaz oldu.


Aklın tanımlanması bilimi ve ekonomik büyümeyi mümkün kılmıştır. Akılla birlikte, her bireyin kendisi ve aklı üzerinde eşit hakka sahip olması yoluyla eşitlik ve bireycilik geldi. Bireycilik, kendine egemen birey ve bireysel haklar, aklın yaratıcı ve üretken güçlerini serbest bıraktı.


Doğanın gözlemlenebilir gerçeklerinin bilimsel olarak incelenmesi sanayiyi mümkün kıldı ve böylece milyonları yoksulluk ve umutsuzluktan kurtardı. Karl Marx’ın tanımladığı proleter işçi sınıfı, sanayileşme, seri üretim ve kapitalizm sayesinde mülk edinerek yeni, daha zengin ve daha sağlıklı bir işçi sınıfı oluşturdu ya da orta sınıfa ulaşmak ve orta sınıf olmak için çaba sarf etti.


Aklı ön plana çıkaran felsefe, bilim, teknoloji (inovizm) ve kapitalizmin getirdiği yeni zenginlik, baskıcı monarşi ve kilise yönetiminin ortadan kalkmasına ve devletin “demokrasi” içinde kitlelerin kontrolüne geçmesine yol açtı. Ancak, devletin etki ve yetkilerini dizginlemek için kitle demokrasisi ve oylama usullerinin getirilmesi tam bir başarısızlık oldu ve Batı toplumunda kolektivizmin “ikinci dalgasının” nedeni oldu. Eğitimsiz büyük kitlelerin oyları, aydınlanmış ve eğitimli kitlelerin oylarından çok daha fazlaydı -kitle demokrasisi mucitlerine sırtını döndü ve Aristoteles’in öngördüğü “yoksulların diktatörlüğü” hâlini aldı.


Böylece devletin yetkileri cahil ve eğitimsiz kitleler tarafından gasp edildi ve devlet, zenginliği koruyan değil, zenginliği yeniden dağıtan bir dev, bir azman, bir Leviathan hâline getirildi. Hükümetin ve devletin korkunç güçleri serbest bırakıldı ve en üretken bireyler bir kez daha ortak bir iyi ya da kolektif çıkar kurgusuna zincirlendi.


Sonuç olarak Aydınlanma idealleri cahil kolektif açgözlülük adına terk edildi. Bilimin ve yaşamın temeli olarak aklın yok edilmesi, ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Batı toplumunda devam etmiş, sürekli büyüyen devlet tarafından kapsamlı bir şekilde onaylanmış ve kolektivizmin peygamberleri tarafından desteklenmiştir.


Asalak kitleler, modern devlet sayesinde üretilen her türlü zenginliği tüketebilmiş, piyasada sayıları giderek azalan zenginlik üreticilerine sürekli olarak daha fazla zincir vurmuştur. Kapitalizmin başarısı tüm bu asalakları yılmadan beslese de boynundaki zinciri gittikçe kısaltıldı ve sayesindeki tüm bilimsel başarılar Batı’da büyük ölçüde kamulaştırıldı. Asalak toplum, kitleleri üretken çabalardan ve bilimsel atılımlar için gerekli araçlardan “özgürleştirmek” için cahilce bir girişimde bulunarak yavaş yavaş kendini boğmaya başladı.


Modern kitle demokrasisi kapitalizmin boğazına çökmüş, onu sürekli sıkarak resesyonlar, depresyonlar ve hatta savaşlar yoluyla kitlesel acılara neden olmuştur. Siyasî araçların kapitalizmin (yani servet üretiminin) ve aklın (yani başarı ve icadın felsefî temelinin) eski rolünü üstlenememesi, ekonomik gerilemenin etkisini daha da arttırmıştır.


Batı demokrasilerinin yirminci yüzyılın başında ve ilk yarısındaki kaotik durumu, piyasaların rekabete ve özel aktörlere (bireylere) yeniden açılmasını gerektirmiştir. Hatta bu dönemde devletler arasında kurulan ticaret engellerini ortadan kaldırmak için uluslararası bir ajans bile kurulmuştur ki bu Aydınlanma ile karşılaştırıldığında bir tür “Karartma”dır.


Kapitalizmin yeniden ortaya çıkışı, çok sınırlı bir ölçüde de olsa, devlet güçlerinin büyümesini yavaşlattı. Kapitalizmdeki gönüllü, teşvik odaklı karşılıklı anlaşmalar, deregülasyon ve piyasalara müdahalede bulunmaya yönelik teşviğin sınırlandırılması yoluyla devlet güçlerine ve ekonomideki genişlemelerine kendiliğinden kısıtlamalar getirebilmiştir.


Batı toplumunda kapitalizmin piyasalara tam ölçekli olarak yeniden girmesi, pekâlâ devletin büyük bir kısmını devre dışı bırakabilir ve Aydınlanma ideallerini yeniden hayata geçirebilirdi. Ancak bu gerçekleşmedi; “Welfare-Warfare” (Refah-Savaş) devleti boyut ve güç olarak giderek artıyor ve hatta Batı’dan Orta ve Uzak Doğu ülkelerine ihraç ediliyor.


İktisadî ve siyasî meselelerdeki bu Karartma, birkaç yozlaşmış bireyin, yüzyıllar boyunca bu tür insanlara türdeşleri üzerinde güç sağlayan kolektivist ve mistik (akıl karşıtı) felsefeye olan bağlılığından kaynaklanmıştır. Aydınlanma ideallerinin, bu kitle demokrasisinin kaçınılmaz etatizmi, piyasa düzenlemeleri ve refah programları yoluyla tasfiyesi yirminci yüzyılın ortalarında felsefe, bilim ve akademik alanda da etkisini göstermeye başladı ve şu anda da tüm hızıyla devam ediyor.


Piyasa ekonomisindeki teşvik yapılarının altı oyuldukça, toplumdaki eski kendine güvenen bireyler umutlarını yitirmekte ve iktidara boyun eğmektedir. Süreç, umutsuzluk felsefesinin öğretilmesiyle tamamlanmaktadır: Gerçek yoktur, gerçeklik yoktur, varoluş yoktur. Akıl, mantık ve bilim görelilik “yasasına” tâbidir ve bu tür “yapılar” kusurlu bireylerin ve bir “zihin” kurgusunun ürünüdür.


Bu, ilerlemenin, teknolojinin ve zenginliğin temeli olan idealleri parçalayan, Orta Çağ’dan daha karanlık bir çağdır. Siyasî güçlerin ilerleme pahasına büyüdüğü ve yıkımın başarı pahasına gerçekleştiği, endişe verici bir çağ... Daha iyi bir dünya yaratmada tek sınırımızın zihin olduğu, insanın kahraman bir varlık olduğu düşüncesini yeniden benimseyebileceğimizi temenni edelim.


Kendinizi Kurtararak Dünyayı Kurtarmak

Liberteryenler genellikle öngördükleri özgür toplumu nasıl gerçekleştirecekleri konusunda kafa karışıklığı içindedir. Devleti “minimalist devlet” formuna indirgemek daha önceden kanıtladığımız üzere neredeyse imkânsız görünürken, onu tamamen ortadan kaldırmak ve bir anarşi durumunu güvence altına almak daha da zor görünmektedir. Bunu nasıl yapabiliriz? Stratejimiz ne olmalı? Kitleleri programsızlaştırma, devletçi ve demokratik beyin yıkamadan arındırma, aydınlatma ve güçlendirme mücadelemize nereden başlamalıyız?


Kendinize bu “nasıl” sorularını tekrar tekrar sorduğunuzda, sadece şüphe ve hayal kırıklığı yaşadığınız oldu mu? Ben yaşadığımı biliyorum. Mümkün olsa bile dünyayı kurtarmanın kapsamı çok büyük. Belki de insanları cezbetmekte ve onları cehaletin zincirlerinden kurtarmakta başarısız olduğu için temel liberteryen fikir olan saldırmazlık ilkesinde bir sorun olabilir mi? Hayır, öyle bir şey yok. Sorun tamamen sizin kafanızda, sizin misyon seçiminizde.


Bu vizyonunuza o kadar inatla bağlısınız ki tamamen yanıldığınızın farkına varamıyorsunuz. İleriye giden yolu bulamıyor gibi görünmenizin nedeni, yanlış yönde çok fazla adım atmış olmanızdır. Aslına bakarsanız, Kurtarıcı Kompleksi’nden muzdaripsiniz. Kendinizi bile kurtaramıyorsanız neden dünyayı kurtarmaya çalışıyorsunuz?


Gerçekleri görelim: Ortada mükemmel bir kurtuluş falan yok. Bunu ifade etmenin bir başka yolu da kusursuz “dünya” ya da “toplum” diye bir şey olmadığını söylemektir. Sadece insanlar vardır; sadece eşler, aileler, takımlar, kardeşlikler, işçi sendikaları, dinî tarikatlar ve kiliseler vb. içinde diğer bireylerle etkileşime girmeyi veya ilişki kurmayı seçen bireyler...


Bu, özgürlükçüler için doğal bir konudur. En azından bu ifadelere aşinayız, ancak çoğu liberteryen bu kelimelerin anlamını kavrayamıyor. “Sadece bireyler vardır” ne anlama geliyor? Bu, insanların temelde aynı olmadığı anlamına gelir. Değerleri, nesneleri ve mahalleleri paylaşabilirler ama aynı değillerdir. Bu, farklı değerlere, farklı mülklere sahip olabilecekleri ve farklı mahallelerde yaşayabilecekleri anlamına gelir. Bunun farkındayız, ancak bunun aynı zamanda diğer tüm argümanları değersiz kılan tek bir argüman olamayacağı anlamına geldiğini genellikle fark etmiyoruz. Tüm insanları özgürlükçü ilkelerin yüceliğine ikna etmek mümkün değildir; her zaman özgürlüğü başka bir şey için feda etmeye hazır insanlar vardır.


Şimdi aynı şeyi başka bir açıdan ifade ederek tüm bunların ne anlama geldiğini doğru anlayıp anlamadığımızı görelim: Dünyayı liberteryen kılmamız mümkün değildir. Kimse özgürlüğü başkalarına dayatamaz; aksi takdirde bu özgürlük değil zorlama olur. Kimse başkalarını seçim yapmaya zorlayarak onları güçlendiremez ya da yetkilendiremez; bu onları bir başkasının iradesi yerine (seçmeleri gereken) kendi iradenize tâbi kılmak olur. Kişi, gücü kendisi için talep ederek ortadan kaldıramaz ya da azaltamaz; siyaset, siyasetten özgürlüğe ulaşmanın bir yolu değildir.


Gördüğünüz gibi şeytan ayrıntıda değil, amacın kendisindedir. Eğer sadece bireylerin var olduğuna içtenlikle inanıyorsanız, o zaman neden “toplumu” kurtarmak için bu kadar çok zaman ve çaba harcıyorsunuz? Eğer saldırmazlık ilkesine ve insanların kendi düşüncelerine göre hareket etme hakkına sahip olduğuna inanıyorsanız, neden saatlerce insanları kendi görüşünüzün doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorsunuz? Belli ki başkalarına hevesle vaaz ettiğiniz sözleri anlamamışsınız.


Elbette, liberteryen ideallere adanmış bir “toplumda” yaşamak güzel olurdu. Ancak böyle bir şey yok ve husumet dolu devletlerin olduğu bir dünyada uzun süre ayakta kalamaz. Yoksa amacınız dünyanın kurtuluşu mu? O zaman boyunuzu aşan işlere kalkışıyorsunuzdur. Gerçekten sekiz milyar insan ve yüzlerce devletle başa çıkabileceğinizi düşünüyor musunuz? (Eğer yapabiliyorsanız, o zaman ne bekliyorsunuz? Hadi buyurun!)


Ben kendi adıma bunu yapamam. Ve cidden, en ufak bir ilgim bile yok. Her şeyden önce kendim için yaşıyorum, sonra ailem ve arkadaşlarım geliyor. Bunu yapmadan kendim ve sevdiklerim için özgürlük bulabileceksem dünyayı kurtarmak umurumda değil. Neden yapayım ki? Ben kimsenin kölesi değilim; sadece istediğim için istediğimi yaparım. Özgür bir dünyada yaşamak güzel olurdu ama bunun zahmete değeceğini sanmıyorum. Bundan 40 ya da 50 yıl sonra milyonlarca yabancıyla birlikte özgür olmaktansa, şimdi kendi başıma özgür olmayı tercih ederim.


Bireycilik de zaten bununla ilgili değil mi? Kişi kendisi ve kendisini takip etmek isteyenler için kendi seçimlerini yapmalıdır. Eğer benim istediğim özgürlüğü istemiyorlarsa, neden zamanımı ve bütçemi onları benim ideallerimi paylaşmaya ve benimle gelmeye zorlamak için harcayayım ki? Ben özverili bir yardımsever ya da halkların kölesi değilim; ben kendimim.


Özgürlükçüler olarak, bu Kurtarıcı Kompleksi’nin kolektivist dünya görüşünden kurtulmamız gerekiyor. Tanımadığınız, asla tanımayacağınız ve onlar için yapmaya çalıştığınız şeyi içtenlikle takdir etmeyen insanları özgürleştirmek için gece gündüz çalışmanız için hiçbir neden yoktur. İçten içe buna inanmadığınız hâlde neden homojen ve özgür bir toplum fikrine sarılıyorsunuz?


Özgürlüğe kavuşmak illa ki devleti ortadan kaldırmak anlamına gelmez, ancak onun erişim alanının dışında kalmak anlamına gelir.¹² Devlet sizi öldürmüyor, hapsetmiyor ya da davranışlarınızı zorla değiştirmiyorsa, gerçek anlamda baskı altında mısınızdır? Pek sayılmaz. Dolayısıyla “özgürleşmenin” en etkili yolu, devletin baskıcı bulduğunuz kısımlarından kaçınmaktır. Birikim yapmak (bu tabii ki sadece Bitcoin ile mümkün) ve yatırımlarınızı yurtdışına kaydırmak iyi bir başlangıçtır. Hiç vergilendirilmeyen sürekli bir gelir akışına sahipseniz, yaşamınızın ve özgürlüğünüzün büyük bir bölümünü geri kazanmışsınız demektir. Mülklerinizi ve ulaşım araçlarınızı vergi cenneti sayılabilecek yerlerden edinin ve oralara kaydettirin. Satış vergisi ve regülasyonlardan kaçınmak için karaborsada kendi ağınızı kurun; arkadaşlarınızla, akrabalarınızla, komşularınızla, arkadaşlarınızın arkadaşlarıyla vs. ticaret yapın. İşinizi internete de taşıyın, yakalanmamak için siteyi başka bir isimle kaydedin. Rahatsız edici yönetmeliklerden kaçınmak için birçok basit numara ve arka kapı vardır. Demem o ki çözüm gözümüzün önünde: Kaçınma yoluyla özgürlük!


Zamanınızı ve paranızı bir başkasının değil, sizin en çok fayda sağlayacağınız yere harcamak sizin yararınızadır. Bu genellikle canavarı beslemeyi de bırakmanız anlamına gelir; eğer öyleyse, o zaman kesinlikle yapılacak doğru şey bu olmalıdır. Özgürlüğünüzü ve geleceğinizi güvence altına alırken, başkalarına da aynısını yapmaları için esin kaynağı olursunuz. Eğer sizin örneğinizi takip eden çok kişi olursa, bu eninde sonunda devleti dize getirebilir. Ancak devleti ortadan kaldırma mücadelesini ana çalışma alanınız hâline getirmeyin; bunu bir öncelikten ziyade bir hobi hâline getirin. Unutmayın, bunu kendiniz için yapıyorsunuz, başkaları için değil.


Şunu da son olarak belirtmeliyim ki Bitcoin her şeyi düzeltir. 28 Mayıs’ta ben de seçime katılacağım. Bu seçimim, kimsenin haklarını bir güç devri veya sözde total kontrol gerekliliği ve meşruiyeti sonucu ihlal etmeyecek ve tamamen gönüllü, barışçıl ve mutual olacak. Nasıl mı? Bitcoin satın alarak bir mübadelede bulunacağım, yani başkalarının haklarını ellerinden almadan barışçıl bir değer takasını tercih edeceğim. Bunlar, sayılması (saygı duyulması) gereken tek oylardır/tercihlerdir. Demokrasinin seçim ve tercih ilüzyonunun yarattığı suç ortaklığı düzenine kapılmayın; siz de Bitcoin sayesinde gerçekleşen bu yegâne sessiz ve kansız devrime katılın. Korkmayın, bu devrimde hiçbir şey için geç değil.


Dipnotlar:

1. Ludwig von Mises, Human Action, s. 13.

2. Bu çelişik ve aslında rahatsız edici ifade liberteryen olmayan ama kendini sürekli bu titre layık gören cahil, şekilci ve özenti adolesanlara dair olgulardan beslenen bir tiksinti hissini uyandırmalıdır.

3. Franz Oppenheimer, The State, s. 25.

4. Tabii ki Murray Rothbard.

5. Burada “yasallaştırmak” ile kastedilen baskı ve agresyona karşı durmaktır. Ancak yasallaştırma ifadesi, işleri daha da kötüleştirmek istiyormuşsunuz gibi algılanıyor. Yasallaştırmak için -devletçi bir bakış açısıyla- statükoyu değiştirirsiniz ki bu devletçiler için “doğaldır” ve böylece yasağa karşı değil de bir şeyden yana pozisyon alırsınız. Ve “herkes” uyuşturucunun sizin için kötü olduğunu ve insanların uyuşturucu kullanmaktan öldüğünü bildiğinden, “yasallaştırma yanlıları” otomatik olarak aslında yasağın neden olduğu tüm bu kötü şeylerin savunucuları olarak kabul edilirler. Devletçi mantık genellikle böyle işler.

6. Lord Acton, “Acton-Creighton Correspondence”, Essays on Freedom and Power, s. 364.

7. Hans-Hermann Hoppe, “Reflections on State and War”, LewRockwell.org.

8. Amartya Sen, “Democracy as a Universal Value”, The Journal of Democracy, cilt 10, sayı 3, 1999.

9. Anketin ayrıntıları için bakınız: Majority Continues to Say U.S. Government Too Powerful.

10. George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört.

11. Buradaki metafor, bir şeyi başarmak için bir şeylerden vazgeçmenin gerekliliğini vurgulamaktadır. Demokrasilerde de bu durum kısaca hiçbir şey için her şeyinden olmaktan ibarettir.

12. Wendy McElroy, “Buralarda Görünürde Bir Devlet Yok”, NakamotoEnstitusu.com.



 

Yazar: Fırat Kaan Aşkın
556 görüntüleme2 yorum