top of page

Serbest Ticaret ve Kısıtlı Göçmenliğin Müdafaası

Hans-Hermann Hoppe - 30.07.1998


Sıklıkla serbest ticaretin serbest göçe, korumacılığın da kısıtlı göçe bağlı olduğu ileri sürülmektedir. Yani, birilerinin korumacılık ile serbest göçü veya serbest ticaret ile kısıtlı göçü birleştirmesi imkânsız olmasa da, bu pozisyonların entelektüel açıdan tutarsız ve dolayısıyla hatalı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla, insanlar hatalardan kaçınmaya çalıştıkları ölçüde, bu hatalar kuraldan ziyade istisna olmalıdır. Olgular, konuyla ilgili oldukları ölçüde, bu iddiayla tutarlı görünmektedir. Örneğin, 1996’daki Başkanlık yarışında Cumhuriyetçilerin başkan adaylığı ön seçimlerinin göstermiş olduğu gibi, sözde hür müteşebbislerin çoğu, (tamamen olmasa bile) nispeten ayrımcı olmayan serbest göçmenlik politikalarının savunucuları iken çoğu korumacılık yanlısı ise oldukça kısıtlayıcı ve seçici göç politikalarının savunucularıdır.


Aksi görünse de bu tezin ve üstü kapalı iddiasının temelden yanlış olduğunu iddia edeceğim. Özellikle, serbest ticaretin ve kısıtlı göçün yalnızca mükemmel bir şekilde tutarlı olmadığını, hatta birbirini güçlendiren politikalar olduğunu göstereceğim. Yani, hatalı olanlar serbest ticaret ve kısıtlı göçün birbirine bağlı olmasının savunucuları değil, daha çok serbest ticaret ve serbest göçün biraradalığının savunucularıdır. Böylece “entelektüel suçu” serbest ticaret ve kısıtlı göçmenlik konumundan çıkarıp onu gerçekten ait olduğu yere koyarak, kamuoyunun mevcut durumunda bir değişikliği teşvik etmeyi ve önemli siyasî yeniden konumlanmayı kolaylaştırmayı umuyorum.


Serbest Ticaretin Gerekçesi

David Ricardo’dan beri, serbest ticaret savunusu mantıksal olarak tartışılmaz olmuştur. Argümantatif bütünlük adına, kısaca özetlemek faydalı olacaktır. Bu özet, en son Pat Buchanan tarafından öne sürülen korumacı tezin saçmalığa indirgenmesi (reductio ad absurdum) şeklinde olacaktır.


Korumacılık lehine ileri sürülen temel argüman, yerel istihdamın korunmasıdır. İşçilerine saatte 10$ ödeyen Amerikalı üreticiler, saatte 1$ veya daha az ödeyen Meksikalı üreticilerle nasıl rekabet edebilirler? Edemeyeceklerdir ve ABD, ücretlerini Meksika rekabetinden yalıtmak için ithalat gümrük tarifeleri uygulamadıkça Amerikan işgücü ve iş yerleri kaybedilecektir. Serbest ticaret, yalnızca eşit ücret oranlarına sahip olan ve dolayısıyla “eşit şartlardaki bir oyun alanında” rekabet eden ülkeler arasında mümkündür. Durum böyle olmadığı sürece -ABD ve Meksika’da olduğu gibi- gümrük tarifeleri aracılığıyla oyun sahası eşitlenmelidir. Buchanan ve diğer korumacılar, yerel iş koruma politikasının sonuçlarına gelince, bunun yerel güç ve refaha yol açacağını iddia ediyorlar. İddialarının güçlenmesi için, 19. yüzyıl İngilteresi gibi, bir zamanlar önde gelen uluslararası ekonomik konumlarını kaybeden serbest ticaret ülkelerinden ve 19. yüzyıl Amerikası gibi böyle bir üstünlük kazanmış korumacı ülkelerden örnekler verilmektedir.


Korumacı tezin bu veya diğer herhangi bir iddiasındaki ampirik kanıtı, bir post hoc ergo propter hoc safsatası (“peşpeşe gerçekleşen iki olaydan daha önce gelen daha sonra gelenin sebebi olmak zorundadır” şeklindeki geçersiz akıl yürütme) içerdiği için derhâl reddedilmelidir. Eğer zenginlerin fakir insanlardan daha fazla tükettiği gözleminden yola çıkarak insanı zengin yapanın tüketim olması gerektiği sonucuna varılırsa tarihsel verilerden elde edilen çıkarım artık inandırıcılığını yitirir. Gerçekten de Buchanan gibi korumacılık yanlıları, tezlerini savunmanın gerçekte ne anlama geldiğini kavramakta karakteristik olarak başarısız oluyorlar. Uluslararası korumacılık lehine herhangi bir argüman, aynı zamanda bölgeler arası ve şehirler arası korumacılık lehine bir argümandır. Örneğin ABD ile Meksika, Haiti veya Çin arasında farklı ücret oranları olduğu gibi, New York ve Alabama arasında veya Manhattan, Bronx ve Harlem arasında da bu tür farklılıklar vardır. Dolayısıyla, eğer uluslararası korumacılığın bütün bir ulusu müreffeh ve güçlü kılabileceği doğruysa, bölgeler arası ve şehirler arası korumacılığın, bölgeleri ve şehirleri müreffeh ve güçlü kılabileceği de doğru olmalıdır. Aslında daha da ileri gidilebilir. Korumacı argüman doğru olsaydı, bu, tüm ticaret için bir suçlama olmasının yanı sıra, hiç kimseyle ticaret yapmayıp kendi kendine yeten bir izolasyonda kalmış olanların en müreffeh, en güçlü olacağı nihai tezinin de bir savunması olurdu. Elbette bu durumda hiç kimse işini kaybetmeyecek ve “haksız” rekabetten kaynaklanan işsizlik sıfıra inecektir. Böyle bir “tam istihdam toplumu” şafaktan gün batımına kadar çalışmasına rağmen yoksulluğa ve hatta açlıktan ölmeye mahkûm insanlardan ibaret olacağından müreffeh ve güçlü sayılmayacağı için korumacı argümanın nihai çıkarımları aslında tamamen saçmalığını ortaya seriyor.


Uluslararası korumacılık, açıkça kişiler arası veya bölgeler arası korumacılık politikasından daha az yıkıcı olsa da kesinlikle aynı etkiyle sonuçlanacak ve Amerika’nın daha fazla ekonomik gerileme yaşaması için kesin bir reçete oluşturacaktı. Elbette, bazı Amerikan işleri ve endüstrileri kurtarılacaktı, ancak bu tür tasarrufların bir bedeli olacaktı. Yabancı malların Amerikalı tüketicilerinin yaşam standardı ve reel geliri zorla düşürülecekti. Korunan endüstrinin ürünlerini kendi girdi faktörleri olarak kullanan tüm ABD’li üreticilerin maliyeti artacak ve uluslararası alanda daha az rekabetçi hâle getirileceklerdi. Üstelik yabancılar ABD’den yaptıkları ithalattan kazandıkları parayla ne yapabileceklerdi? Ya Amerikan malı alabilirler ya da burada bırakıp yatırım yapabilirlerdi ve ithalatları durdurulur veya azaltılırsa daha az Amerikan malı alırlar ya da daha küçük miktarlarda yatırım yaparlardı. Bu nedenle, birkaç verimsiz Amerikan işini kurtarmanın bir sonucu olarak, çok daha fazla sayıda verimli Amerikan işi yok edilecek veya ortaya çıkması engellenecekti.


Hâl böyleyken, İngiltere’nin serbest ticaret politikaları nedeniyle eski üstünlüğünü kaybettiğini iddia etmek saçmadır. İngiltere, serbest ticaret politikasına rağmen ve daha sonra uygulanan sosyalist politikalar nedeniyle konumunu kaybetmiştir. Aynı şekilde, 19. yüzyıl boyunca ABD’nin ekonomik olarak öne çıkmasının korumacı politikalarından kaynaklandığını iddia etmek de saçmadır. ABD, korumacılığına rağmen ve rakipsiz yerel laissez-faire politikaları nedeniyle bu konuma geldi. Aslında Amerika’nın Buchanan’ın tersine çevirmek istediği şu anki ekonomik düşüşü, onun sözde serbest ticaret politikalarının değil, 20. yüzyıl boyunca daha önceden İngiltere’yi mahveden aynı sosyalist politikaları yavaş yavaş benimsemesinin sonucudur.


Ticaret ve Göçmenlik

Serbest ticarete ilişkin durum göz önüne alındığında, şimdi serbest ticaret politikalarıyla birleştirilecek göç kısıtlamalarına ilişkin durumu açıklığa kavuşturacağız. Daha spesifik olarak, serbest ticaret ve göç kısıtlamalarının birleştirilebileceği ve birbirini dışlamadığı yönündeki başlangıçtaki zayıf iddiadan, serbest ticaretin altında yatan ilkenin aslında bu tür kısıtlamaları gerektirdiği yönündeki nihai güçlü iddiaya kadar, göç kısıtlamaları için birbirini takip eden daha güçlü gerekçeler tesis edeceğiz.


En başından itibaren, en kısıtlayıcı göç politikasının veya en ekstrem ayrımcılık biçiminin bile, serbest ticaretin reddedilmesi ve korumacılığın benimsenmesiyle hiçbir ilgisi olmadığı vurgulanmalıdır. Meksikalılar, Haitililer, Çinliler, Koreliler, Almanlar, Katolikler, Müslümanlar, Hindular vesaireden oluşan bir mahallede yaşamak veya onlarla ilişki kurmak istememek, onlarla uzaktan ticaret yapmak da istenmediği anlamına gelmez. Ayrıca, göçün bir sonucu olarak kişinin reel gelirinin artması söz konusu olsa bile, bu, göçün “iyi” olarak kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmez, çünkü önemli olan tek şey maddi zenginlik değildir. Aksine, "refah" ve "zenginliği" neyin oluşturduğu özneldir ve kişi daha yüksek maddi yaşam standartları ve daha az uzaklık yerine daha düşük maddi yaşam standartlarını ve bazı diğer insanlardan daha fazla uzaklığı tercih edebilir. Irksal, etnik, dilsel, dinsel veya kültürel olarak farklı insanlar arasında barışçıl ilişkileri -serbest ticareti- mümkün kılan, tam da insan birlikteliğinin ve ayrımının mutlak gönüllülüğüdür, yani herhangi bir zorunlu entegrasyon biçiminin yokluğudur.


Ticaret ve göç arasındaki ilişki (katı münhasırlıktan/dışlayıcılıktan ziyade) esnek ikame edilebilirlik ilişkisidir: Birinden ne kadar fazla (veya daha az) varsa, diğerine o kadar az (veya daha fazla) ihtiyaç duyarsınız. Diğer şeyler eşit olduğunda, işletmeler düşük ücretli bölgelere, işgücü ise yüksek ücretli bölgelere taşınır, böylece (aynı tür işgücü için) ücret oranlarının eşitlenmesi ve sermayenin en uygun şekilde yerelleşmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkar. Yüksek ücretli çalışma alanlarını düşük ücretli alanlardan ayıran siyasî sınırlar ve yürürlükte olan ulusal (ülke çapında) ticaret ve göç politikalarıyla birlikte, bu normal göç ve sermaye ihracatı eğilimleri, serbest ticaretle zayıflatılır ve korumacılıkla güçlendirilir. Meksika ürünleri -işgücü düşük ücretlendirilen bir bölgenin ürünleri- ABD gibi işgücü yüksek ücretlendirilen bir bölgeye serbestçe girebildiği sürece, Meksika halkının ABD’ye taşınma teşviki azalır. Buna karşılık, Meksika ürünlerinin Amerikan pazarına girmesi engellenirse, Meksikalı işçilerin ABD’ye taşınmasının cazibesi artar. Benzer şekilde, ABD’li üreticiler Meksikalı üreticiler ve tüketicilerle alım-satım yapmakta özgür olduklarında, ABD’den Meksika’ya yapılan sermaye ihracatı azalacaktır; ancak, ABD’li üreticilerin bunu yapması engellendiğinde, üretimi ABD’den Meksika’ya taşımanın çekiciliği artar.


Benzer şekilde, ABD’nin dış ticaret politikası, göçü etkilediği gibi ticaret politikasını da etkiler. Yerel serbest ticaret, genellikle laissez-faire kapitalizmi olarak adlandırılan şeydir. Diğer bir deyişle, ulusal hükümet, yerel taraflar (vatandaş) arasında özel mülkiyetlerine ilişkin gönüllü işlemlere müdahale etmeme politikası izlemektedir. Hükümetin politikası, vatandaşlarını ve onların özel mülkiyetini iç çatışma, hasar veya dolandırıcılıktan (tıpkı dış ticaret ve saldırganlık durumunda olduğu gibi) korumaya yardımcı olmaktır. ABD içeride sıkı serbest ticaret politikaları izleseydi, Meksika gibi düşük ücretli bölgelerden göç azalacaktı, ancak “sosyal refah” politikaları izlediğinde düşük ücretli bölgelerden göç daha cazip hâle gelmeye başladı.


“Açık Sınırlar”, İstila ve Zorunlu Entegrasyon

ABD gibi yüksek ücretli bir bölge, hem uluslararası hem de yurt içinde kısıtlamasız serbest ticaret yapan bir bölge olduğu sürece, düşük ücretli ülkelerden gelen göç baskısı asgaride tutulacak veya olabildiğince azaltılacaktır ve bu nedenle, göç konusunda ne yapılacağı sorusu daha az acil olacaktır. Öte yandan, ABD düşük ücretli bölgelerin ürünlerine karşı korumacı politikalarla ve kendi içinde refah politikalarıyla meşgul olduğu sürece, göçmen baskısı yüksek tutulacak, hatta daha da yükseltilecek ve göçmen sorunu kamuoyu tartışmalarında büyük önem kazanacaktır.


Açıktır ki dünyanın başlıca yüksek ücretli bölgeleri -Kuzey Amerika ve Batı Avrupa- şu anda, göçün giderek daha acil bir kamu endişesi hâline geldiği bu ikinci durumdadır. Dünyanın düşük ücretli bölgelerinden gelen ve giderek artan göç baskısı ışığında, göçle başa çıkmak için üç genel strateji önerilmiştir: Koşulsuz serbest göç, koşullu serbest göç ve kısıtlı göç. Bizim asıl ilgi alanımız son iki alternatif olsa da, sadece entelektüel iflasının boyutunu göstermek için bile olsa, koşulsuz serbest göç pozisyonuna ilişkin birkaç gözlemde bulunmak yerinde olacaktır.


Koşulsuz serbest göçün savunucularına göre, yüksek ücretli bölge olarak ABD, her zaman serbest göçten yararlanacaktır; bu nedenle, mevcut koşullar ne olursa olsun, yani ABD korumacılık ve refah devletçiliği tuzağına düşmüş olsa bile, açık sınırlar politikasını yürürlüğe koymalıdır. Yine de kesinlikle, böyle bir teklif makul bir insana fantastik gelir. ABD’nin ya da daha iyisi İsviçre’nin artık herhangi bir sınır denetimi olmayacağını, ücreti ödeyebilecek herkesin ülkeye girebileceğini ve bir mukim (yerel sakin) olarak her “normal” yerel refah hükmüne hak kazanabileceğini ilan ettiğini varsayalım. Böyle bir deneyin mevcut dünyada felaketle sonuçlanacağına dair herhangi bir şüphe olabilir mi? ABD ve İsviçre, daha da hızlı bir şekilde, milyonlarca üçüncü dünya göçmeni tarafından istila edilecektir, çünkü ABD ve İsviçre’nin halka açık sokaklarında ve kırsalında yaşam, üçüncü dünyanın birçok bölgesindeki yaşama kıyasla rahattır. Geçim fonu -geçmişte birikmiş ve geçmişten miras kalan sermaye stoğu- yağmalanırken, refah devletçiliğinin sosyal yardım programlarına ilişkin maliyetler hızla yükselecek ve boğulan ekonomi parçalanıp çökecektir. ABD ve İsviçre’deki uygarlık, bir zamanlar Roma ve Yunanistan’da olduğu gibi yok olacaktır.


Koşulsuz serbest göçün ulusal intihar için bir reçete olarak görülmesi gerektiğinden, serbest tüccarlar arasındaki tipik konum, koşullu serbest göç seçeneğidir. Bu görüşe göre, ABD ve İsviçre ilk önce sınırsız serbest ticarete geri dönmeli, vergiyle finanse edilen tüm refah programlarını kaldırmalı ve ancak o zaman sınırlarını gelmek isteyen herkese açmalıdır. Bu arada, refah devleti hâlâ yürürlükteyken, göçmenlerin yerel refah haklarından mahrum bırakılması koşuluna bağlı olarak göçün yapılması gerekecektir.


Bu görüşün içerdiği hata daha az bariz ve sonuçları koşulsuz serbest göçle ilişkili olanlardan daha az dramatik olsa da görüş yine de hatalı ve zararlıdır. Elbette bu öneriye uyulursa İsviçre ve ABD üzerindeki göçmen baskısı azalacaktır ama ortadan kalkmayacaktır. Gerçekten de, hem iç hem de dış serbest ticaret politikaları sayesinde İsviçre ve ABD'deki ücret oranları, (daha az aydınlanmacı ekonomi politikalarına sahip) diğer yerlerdeki ücret oranlarına kıyasla daha da artabilir. Bu nedenle, her iki ülkenin cazibesi de katlanacaktır. Her hâlükârda, bir miktar göçmen baskısı devam edecek, bu nedenle bir tür göçmenlik politikasının var olması gerekecektir. Serbest ticaretin temelindeki ilkeler, bu politikanın koşullu “serbest göç” politikası olması gerektiğini mi ima ediyor? Hayır. Serbest ticaret ve serbest göç ile kısıtlı ticaret ve kısıtlı göç arasında bir benzerlik yoktur. Ticaret ve göç olgusu temelde farklıdır ve her iki terimle birlikte “serbest” ve “kısıtlı” kavramları kategorik olarak apayrıdır. İnsanlar hareket edebilir ve göç edebilir; mallar ve hizmetler kendi başlarına bunları yapamazlar.


Başka bir deyişle, bir kimse bir yerden başka bir yere kimseler istemeden göç edebilirken, hem gönderici hem de alıcı kabul etmedikçe mal ve hizmetler bir yerden bir yere sevk edilemez. Bu ayrım önemsiz gibi görünse de çok önemli sonuçları vardır. Serbestçe yapılan ticaret, yalnızca özel hanehalklarının ve firmaların davetiyle ticaret anlamına gelir; ve kısıtlı ticaret, hanelerin ve firmaların davetsiz mal veya hizmetlerden korunması anlamına gelmez, ancak özel hanehalklarının ve firmaların kendi mülklerine yönelik davetleri uzatma veya reddetme hakkının ihlali ve kaldırılması anlamına gelir. Buna karşılık, serbestçe yapılan göç de özel hanehalklarının ve firmaların davetiyle göç anlamına gelmez, istenmeyen istila veya zorunlu entegrasyon anlamına gelir; ve kısıtlı göç aslında özel hanelerin ve firmaların istenmeyen istila ve zorunlu entegrasyondan korunması anlamındadır veya en yalın anlamıyla budur. Bu nedenle, serbest ticareti ve kısıtlı göçü savunurken, aynı ilke izlenir; bu ilke, mal ve hizmetler için olduğu kadar insanları da davet etmektir.


Buna karşılık, (koşullu) serbest göç pozisyonunu benimseyen serbest ticaret ve serbest piyasa savunucusu, entelektüel tutarsızlık içindedir. Serbest ticaret ve piyasalar, özel mülk sahiplerinin devlet müdahalesi olmaksızın diğer mal sahiplerinden mal alıp gönderebileceği anlamına gelir. Gönderilen her mal veya hizmet için istekli (ödeme yapan) bir alıcı bulunduğundan ve bu nedenle gönderici ve alıcı arasındaki anlaşmaların sonucunda tüm konumsal değişiklikler karşılıklı yarar olarak kabul edildiğinden, hükümet dış ve iç ticaret süreçleri karşısında pasif kalır. Hükümetin tek işlevi (vatandaşları ve yerel mülkleri koruyarak) ticaret sürecini sürdürmektir.


Bununla birlikte, insanların hareketi (göç) ile ilgili olarak, aynı hükümetin koruyucu işlevini yerine getirmek için olayların kendi seyrine girmesine izin vermekten daha fazlasını yapması gerekecektir, çünkü insanlar, ürünlerden farklı olarak bir iradeye sahiptir ve göç edebilirler. Buna göre, nüfus hareketleri, ürün sevkiyatlarından farklı olarak, kendi başına karşılıklı yarar sağlayan olaylar değildir, çünkü bunlar her zaman -zorunlu ve değişmez bir şekilde- belirli bir alıcı ve gönderici arasındaki bir anlaşmanın sonucu değildir. Yerli alıcılar olmadan kargolar (göçmenler) olabilir. Bu durumda göçmenler yabancı istilacılardır ve göç bir işgal hareketini temsil eder. Elbette, bir hükümetin temel koruyucu işlevi, yabancı istilaların önlenmesini ve yabancı işgalcilerin sınır dışı edilmesini içerir. O zaman, bunu yapmak ve göçmenleri ithalatla (yerel/yerleşik sakinler tarafından davet edilmekle) aynı gerekliliğe tâbi kılmak için, bu hükümet, çoğu serbest tüccar tarafından savunulan türde serbest göçe haklı olarak izin veremez. ABD ve İsviçre’nin, göçmenlerin ABD ve İsviçre vatandaşlarına ayrılan tüm refah haklarından mahrum bırakılması şartıyla, gelmek isteyenlere sınırlarını açtığını bir kez daha hayal edin. Böylece iki farklı yerel sakin sınıfı yaratma ve dolayısıyla ciddi sosyal gerilimlere neden olma gibi sosyolojik problemlerin yanı sıra, bu deneyin mevcut dünyadaki sonucu hakkında da çok az şüphe var. Sonuç, koşulsuz serbest göç senaryosuna göre daha az şiddetli ve daha az acil olacaktır, ancak bu da büyük bir yabancı istilasına yol açacak ve nihayetinde Amerika ve İsviçre medeniyetinin yok olmasına yol açacaktır. Bu nedenle, vatandaşlarının ve onların yurt içindeki mülklerinin koruyucusu olarak birincil işlevini yerine getirmek için, yüksek ücretli bölgenin hükümeti bir laissez-passer göç politikası izleyemeyeceğinden, kısıtlayıcı önlemler almalıdır.


Anarko-Kapitalist Model

Serbest ticaret ve piyasa savunucularının tutarsızlık ve çelişkiye düşmeden serbest göçü savunamayacaklarının ve dolayısıyla göçün -mantıksal olarak- kısıtlanması gerektiğinin kabul edilmesinden sonra bu, nasıl kısıtlanması gerektiğinin daha fazla tanınmasına yönelik küçük bir adımdır. Aslına bakılırsa, tüm yüksek ücretli bölge hükümetleri şu anda göçü şu ya da bu şekilde kısıtlamaktadır. Göç hiçbir yerde koşulsuz veya koşullu olarak “serbest” değildir. Yine de örneğin ABD ve İsviçre tarafından göçe getirilen kısıtlamalar oldukça farklıdır. O hâlde, hangi kısıtlamalar mevcut olmalıdır veya daha kesin olarak, serbest tüccar ve serbest piyasacı mantıksal olarak hangi göçmenlik kısıtlamalarını desteklemeye ve teşvik etmeye mecburdur? Yüksek ücretli bir ülkenin göç politikasının yol gösterici ilkesi, ticaretin serbest olduğu gibi aynı anlamda özgür olmak için göçün davetli göçmenlik olması gerektiği anlayışından kaynaklanmaktadır. Ayrıntılar, davete karşı istila/zorunlu entegrasyon konseptinin daha fazla açıklanması ve örneklendirilmesinden kaynaklanmaktadır.


Bu amaçla, ilk olarak, politik filozofların özel mülkiyet anarşisi, anarko-kapitalizm veya spontane düzenli anarşi olarak tanımladıkları şeyin kavramsal bir ölçüt olarak varlığını kabullenmek gerekir: Tüm sokaklar, nehirler, havaalanları, limanlar vb. dâhil olmak üzere tüm araziler özel mülkiyete tâbi olmalıdır. Bazı arazi parçalarıyla ilgili olarak, mülkiyet hakkı sınırsız olabilir, yani mal sahibinin, başkalarının mülküne fiziksel olarak zarar vermediği sürece, mülkü üzerinde dilediğini yapmasına izin verilir. Diğer bölgelerle ilgili olarak, mülkiyet unvanı az çok kısıtlanmış olabilir. Hâlihazırda bazı geliştirmelerde olduğu gibi, mal sahibi, mülküyle yapabilecekleri konusunda, örneğin ticarî kullanımdan ziyade konut kullanımı, dört kattan daha yüksek binaların olmaması, evli olmayan çiftlere, sigara içenlere veya Almanlara satış veya kiralama yapılmaması gibi sözleşmeye dayalı regülasyonlara (örneğin kısıtlayıcı anlaşmalara, gönüllü imara) bağlı olabilir.


Açıkçası, bu tür bir toplumda, göçmenlik özgürlüğü veya bir göçmenin geçiş hakkı diye bir şey yoktur. Aslolan, bağımsız özel mülk sahiplerinin kendi sınırlı veya sınırsız mülkiyet haklarına göre başkalarını kendi mülklerine kabul etme veya kabul etmeme özgürlüğüdür. Bazı bölgelere giriş kolay olabilirken diğerlerine neredeyse imkânsız olabilir. Ayrıca, bir tarafın mülküne kabul, diğer mülk sahipleri bu tür hareketleri kabul etmedikçe “dolaşma özgürlüğü” anlamına gelmez. Bireysel mal sahipleri veya mal sahipleri organizasyonunun istediği kadar göçmenlik serbestisi veya göçmenlik yasağı, mülke kabul etme anlamında kapsayıcılık veya mülkten men etme anlamında münhasırlık, ırk ayrımının gözetilmesi veya gözetilmemesi, ayrımcılık uygulama veya ayrımcılık yapmama mevcut olacaktır.


Anarko-kapitalist toplum modelini alıntılamanın nedeni, tanımı gereği, onun sisteminde zorunlu entegrasyon (davetsiz göç) diye bir şeyin mümkün (izin verilebilir) olmamasıdır. Bu senaryoda, malların fiziksel hareketi ile insanların göçü arasında hiçbir fark yoktur. Her mal hareketi, gönderici ve alıcı arasındaki temel bir anlaşmayı yansıttığından, göçmenlerin anarko-kapitalist bir topluma girişi ve içindeki tüm hareketleri, göçmen ile bir veya bir dizi yerli mülk sahibi arasındaki bir anlaşmanın sonucudur. Dolayısıyla, anarko-kapitalist model nihayetinde reddedilse -ve gerçekçilik hatrına bir hükümetin ve (özele ek olarak) “kamu” mallarının ve mülkiyetinin varlığı kabul edilse- bile bu anlaşma, o hükümetin meşruluğunu (elbette tüm modern, monarşi-sonrası hükümetlerde olduğu gibi) bir anlaşmanın veya “toplumsal sözleşmenin” sonucu olarak görülen “halkın” egemenliğinden elde etmesi hâlinde göç politikasının ne olması gerektiği konusunda net bir rahatlama sağlayacaktır. Öncelikli görevi olarak vatandaşlarının ve mülklerinin korunmasını (iç güvenliğin üretilmesini) üstlenen bir “halk” hükümeti, anarko-kapitalizmin bu zorunlu entegrasyon kapsamayan özelliğini ortadan kaldırmak yerine kesinlikle korumak isteyecektir!


Bunun neleri kapsadığını anlamak için, bir hükümetin devreye girmesiyle anarko-kapitalist bir toplumun nasıl değiştirildiğini ve bunun göç sorununu nasıl etkilediğini açıklamak gerekir. Anarko-kapitalist bir toplumda hükümet olmadığı için, yerliler (yerel vatandaşlar) ve yabancılar arasında kesin bir ayrım yoktur. Bu ayrım ancak bir hükümetin kurulmasıyla ortaya çıkar. Bir hükümetin gücünün uzandığı bölge daha sonra iç bölge olur ve bu bölge dışında ikamet eden herkes yabancı olur. Özel mülkiyet sınırlarından (ve mülkiyet haklarından) farklı olarak devlet sınırları (ve pasaportlar) ortaya çıkar ve göç yeni bir anlam kazanır. Göçmenlik, yabancıların devlet sınırları içerisine göç etmesi anlamında evrilir ve bir kişinin kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin karar, artık yalnızca özel mülk sahiplerine veya bu mülk sahiplerinin gönüllü işbirliklerine değil, iç güvenlik üreticisi olarak hükümete ait olur. Şimdi, bir kişiyi mülküne kabul etmek isteyen bir yerel sakin varken hükümet bu kişiyi dışlarsa, sonuç zorla dışlamadır; ve eğer hükümet bir kişiyi, onu mülkünde bulundurmak isteyen bir yerli mukim yokken kabul ederse, sonuç zorunlu entegrasyondur.


Ayrıca, bir hükümet kurumu, kamu mülkiyeti ve malları, yani tüm yerel sakinlerin ortaklaşa sahip olduğu ve hükümet tarafından kontrol edilen ve yönetilen mülk ve mallar kurumunu da beraberinde getirir. Kamu-hükümet mülkiyeti miktarı ne kadar büyük veya küçük olursa, potansiyel zorunlu entegrasyon sorunu da o kadar büyük veya az olacaktır. Örneğin eski Sovyetler Birliği veya Doğu Almanya gibi sosyalist bir toplumu düşünün. Tüm arazi ve doğal kaynaklar dâhil olmak üzere tüm üretim faktörleri kamuya aittir. Buna göre, hükümet davetsiz bir göçmeni kabul ederse, potansiyel olarak onu ülke içinde herhangi bir yere kabul eder; çünkü özel arazi mülkiyeti olmadan, iç göçlerinde hükümet tarafından kararlaştırılanlar dışında herhangi bir sınırlama yoktur. Bu nedenle, sosyalizmde zorunlu entegrasyon her yere yayılabilir ve böylece son derece şiddetle yoğunlaşabilir. (Aslında, Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Almanya’da hükümet, bir yabancıyı başka birinin özel evine veya dairesine yerleştirebilirdi. Bu tedbir -ve sonuçta ortaya çıkan yüksek şiddette zorunlu entegrasyon- tüm özel hanelerin kamu arazileri üzerine kurulmuş olduğu “gerçeği” sayesinde haklı çıkarılırdı.)


Sosyalist ülkeler elbette yüksek ücretli bölgeler olmayacak veya en azından uzun süre öyle kalmayacaktır. Onların sorunu dışarıdan göç değil, dışarıya göç baskısıdır. Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya göçü yasakladı ve ülkeyi terk etmeye çalışan insanları öldürdü. Ancak, zorunlu entegrasyonun yaygınlaşması ve yoğunlaşması sorunu sosyalizmin dışında da varlığını sürdürmektedir. Kuşkusuz, favori göç noktaları olan ABD, İsviçre ve Almanya Federal Cumhuriyeti gibi sosyalist olmayan ülkelerde, hükümet tarafından kabul edilen bir göçmen herhangi bir yere taşınamaz. Göçmenlerin hareket özgürlüğü, özel mülkiyetin ve özellikle özel arazi mülkiyetinin kapsamı tarafından ciddi şekilde kısıtlanacaktır. Yine de halka açık yollarda seyrederek veya toplu taşıma araçlarını kullanarak ve kamu arazisinde, halka açık parklarda ve binalarda kalarak, bir göçmen potansiyel olarak her yerel sakinin yolundan geçebilir, hatta herhangi birinin mahallesine girebilir ve de kapı eşiğine ayak basabilir. Kamu mülkiyetinin miktarı ne kadar küçükse, sorun o kadar az akut olacaktır. Ancak herhangi bir kamu mülkü var olduğu sürece, bu sorundan kaçınmak hiç mümkün olmayacaktır.


Islah ve Tedbir

Vatandaşlarını ve yerel mülklerini zorunlu entegrasyondan ve yabancı işgalcilerden korumak isteyen bir halk hükümetinin bunu yapmak için iki yöntemi vardır: Islah ve tedbir. Islah edici yöntem, olay gerçekleştiğinde (ve işgalciler orada olduğunda) zorunlu entegrasyonun etkilerini iyileştirmek için tasarlanmıştır. Belirtildiği gibi, bu amaca ulaşmak için hükümet, kamu mallarının miktarını mümkün olduğu kadar azaltmalıdır. Ayrıca, özel ve kamu mülkiyetinin karışımı ne olursa olsun, hükümet herhangi bir özel mülk sahibinin başkalarını mülküne kabul etme ve mülkünden dışlama hakkını -suç saymak yerine- desteklemelidir. Hemen hemen tüm mülkiyet özelleşmişse ve hükümet özel mülkiyet haklarının uygulanmasına yardımcı oluyorsa, davetsiz göçmenler, ülkeye girmeyi başarsalar bile, muhtemelen daha fazla ilerleyemeyeceklerdir.


Bu ıslah edici yöntem ne kadar eksiksiz uygulanırsa (özel mülkiyet oranı ne kadar yüksekse), sınır savunması gibi koruyucu önlemlere o kadar az ihtiyaç duyulacaktır. Örneğin, ABD-Meksika sınırındaki yabancı işgalcilere karşı koruma maliyeti nispeten yüksektir, çünkü sınırın ABD tarafındaki geniş düzlükler boyunca özel mülkiyet yoktur. Ancak, sınır korumanın maliyeti özelleştirme yoluyla düşürülebilse bile, yüksek ve düşük ücretli bölgeler arasında önemli gelir ve ücret farklılıkları olduğu sürece ortadan kalkmayacaktır. Bu nedenle, temel koruyucu işlevini yerine getirmek için, yüksek ücret bölgesi bir hükümet de önleyici tedbirler almalıdır. Tüm liman girişlerinde ve sınırları boyunca, hükümet, vatandaşlarının mütevellisi (emanetçisi, güvencesi) olarak, yeni gelen tüm kişileri bir giriş belgesi (yerli mülk sahibi tarafından geçerli bir davet) tasdiki için kontrol etmelidir ve böyle bir belgeye sahip olmayan herkes, masrafları kendisine ait olmak üzere sınır dışı edilmelidir.


Geçerli davetler, bir veya daha fazla özel yurt içi alıcı, mukim veya ticarî kişi ile gelen kişi arasındaki sözleşmelerdir. Sözleşmeye dayalı kabul olarak, davet eden taraf sadece kendi özel mülkü üzerinde tasarrufta bulunabilir. Bu nedenle, kabul, koşullu serbest göç senaryosuna benzer şekilde, göçmenin kamu tarafından finanse edilen tüm sosyal yardımların dışında tutulduğunu negatif olarak ima etmektedir. Pozitif olarak da alıcı tarafın, kaldığı süre boyunca davetlisinin eylemleri için yasal sorumluluk üstlendiği anlamına gelir. Davet eden, davetlinin herhangi bir üçüncü tarafın şahsına veya mülküne karşı işlediği herhangi bir suçtan mülkü ölçüsünde sorumlu tutulur (ebeveynlerin, hanehalkının üyesi oldukları sürece çocuklarının suçlarından sorumlu tutulmaları gibi). Pratik olarak, davet edenin tüm davetlileri için sorumluluk sigortası yaptırmak zorunda kalacağını ifade eden bu yükümlülük, davetlinin ülkeyi terk etmesiyle veya başka bir yerli mülk sahibinin söz konusu kişi için (onu mülküne kabul ederek) sorumluluk üstlenmesiyle sona erer.


Davet, özel (kişisel) veya ticarî olabilir, geçici olarak sınırlı veya sınırsız olabilir, yalnızca konut (konaklama, ikamet) ile bağlantılı veya konut ve istihdama ilişkin olabilir (tabii yalnızca istihdamı içeren ve konut içermeyen geçerli bir sözleşme olamaz). Ancak her hâlükârda bir sözleşme ilişkisi olarak her davet, davet eden tarafından geri alınabilir veya feshedilebilir; ve fesih üzerine, davetlinin -ister turist, ziyaretçi iş adamı veya ikamet eden yabancı olsun- (başka bir yerleşik vatandaş onunla bir davet sözleşmesi imzalamadıkça) ülkeyi terk etmesi gerekecektir.


Davet edilen kişi, her zaman için potansiyel olarak derhâl sınır dışı edilme riskine tâbi olan, yerleşik olmayan veya yerleşik yabancı şeklindeki yasal statüsünden ancak vatandaşlık kazandıktan sonra çıkabilir. Tüm göçün (ticaret gibi) davet-sözleşmeli hâle getirilmesi amacına uygun olarak, vatandaşlığın temel şartı, mülk edinme veya daha doğrusu gayrimenkul ve konut mülkiyeti edinmedir.


Buna karşılık, ABD’de olduğu gibi, ev sahibi bir ülkede yerleşik olmayan veya yerleşik bir yabancıdan doğan bir çocuğun otomatik olarak bu ülkenin vatandaşlığını kazandığı bölgesel ilkeye göre vatandaşlık verilmesi fikri davetli göç fikriyle tutarsız olacaktır. Aslında, böyle bir çocuk, diğer yüksek ücret bölgesi hükümetlerinin tanıdığı gibi, ebeveynlerinin vatandaşlığını kazanır. Ev sahibi ülkenin hükümetinin bu çocuğa vatandaşlık vermesi, bunun yerine temel koruyucu işlevinin yerine getirilmemesini içerir ve aslında hükümet tarafından kendi vatandaşlarına karşı gerçekleştirilen istilacı bir eylem anlamına gelir. Fakat, vatandaş olmak, bir ülkede kalıcı olarak ikamet etme hakkını elde etmek anlamına gelir ve bir vatandaştan konut mülkü satın almak dışında kalıcı bir davet sağlanamaz. Bir vatandaş, bir yabancıya sadece gayrimenkul satarak bile bir konuğun kalıcı olarak ikamet etmesini kabul ettiğini gösterir (ve göçmen, ev sahibi ülkede gayrimenkul veya konut satın almış ve bunun için ödeme yapmışsa yeni ülkesinin iyiliği ve muvaffakiyeti için kalıcı ve özenli bir sorumluluk üstlenmesi beklenir). Ayrıca, vatandaşlığın kazanılması için zorunlu bir koşul olmasına rağmen, konut satmaya istekli bir vatandaş bulmak ve bunun için hazırlıklı ve ödeme yapabilecek durumda olmak da yeterli olmayabilir. Söz konusu yerel mülk kısıtlayıcı anlaşmalara tâbi olabilir ve bu durumda, müstakbel bir vatandaş için aşılması gereken engeller önemli ölçüde daha da artabilir. Örneğin İsviçre’de, vatandaşlık için gereken konut mülklerinin yabancılara satışının, doğrudan etkilenen yerel mülk sahiplerinin çoğunluğu veya hatta tümü tarafından onaylanması gerekebilir.


Sonuç

Kendi vatandaşlarını yabancı istilasından ve zorunlu entegrasyondan korumak ve tüm uluslararası nüfus hareketlerini davetli ve sözleşmeli göçler hâline getirmek için gereken göçmenlik politikasına göre değerlendirildiğinde, İsviçre hükümeti ABD’den önemli ölçüde daha iyi bir iş çıkarıyor. İsviçre’ye davetsiz bir kişi olarak girmek veya orada davetsiz bir yabancı olarak kalmak daha zordur. Özellikle, bir yabancının vatandaşlık kazanması çok daha zordur ve yerleşik vatandaşlar ile yerleşik yabancılar arasındaki yasal ayrım daha net bir şekilde korunur. Bu farklılıklara rağmen, hem İsviçre hem de ABD hükümetleri, fazla müsamahakâr olduğuna dikkat çekilmesi gereken hatalı göçmenlik politikalarında ısrarlarını sürdürmektedir.


Ayrıca, göçmenlik politikalarının aşırı müsamahakârlığı ve bunun sonucunda İsviçreli ve Amerikalı nüfusun yabancılarla zorunlu entegrasyona maruz kalması, üstelik vergiyle finanse edilen refah hükümlerinin (sosyal yardımların) fazla olduğu ve gitgide büyüdüğü, ayrıca bu yardımlardan yabancıların dışlanmadığı ve resmî açıklamaların aksine, serbest ticaret politikalarına bağlılığın bile mükemmel olmadığı her iki ülkede (ve diğer yüksek ücretli bölgelerde) kamu mülkiyetinin kapsamının oldukça büyük olması gerçeğiyle daha da ağırlaşmaktadır. Buna göre, İsviçre’de, ABD’de ve diğer birçok yüksek ücretli bölgede, göçmenlik politikalarına karşı popüler protestolar giderek daha yüksek sesle çoğalmaktadır.


Bu makalenin amacı, yalnızca kamu mülkiyetinin özelleştirilmesi, yerel laissez-faire ve uluslararası serbest ticareti savunmak değil, aynı zamanda özellikle kısıtlayıcı bir göç politikasının benimsenmesini de sağlamak olmuştur. Serbest ticaretin, (koşulsuz veya koşullu) serbest göçle tutarsız olduğunu açıklayarak ve bunun yerine serbest ticaretin, göçün davet ve sözleşmeye bağlı olmasını gerektirdiğini göstererek, bu alanda daha aydınlatıcı gelecek politikalarına katkıda bulunmuş olmayı umuyoruz.


 

Hans-Hermann Hoppe, Avusturya İktisat Ekolü’nden ekonomist, liberteryen/anarko-kapitalist filozof, UNLV’de fahri ekonomi profesörü, Mises Enstitüsü’nün seçkin kıdemli üyesi, Mülkiyet ve Özgürlük Cemiyeti (PFS) kurucu başkanı, The Journal of Libertarian Studies’in eski editörü ve Kraliyet Hortikültür Derneği’nin ömür boyu üyesidir. Ekonomist Dr. A. Gülçin İmre Hoppe ile evlidir ve eşiyle birlikte İstanbul’da ikamet etmektedir. İrtibat kurmak isterseniz e-posta adresine yazabilirsiniz.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı Mises.org sitesinin, The Journal of Libertarian Studies 13, Number 2 (1998)’den alıntıladığı “The Case for Free Trade and Restricted Immigration” adlı makalenin çevirisidir.
147 görüntüleme1 yorum

1 Comment


Guest
Mar 12

Özgürlük, sorumluluk olmadan bir hiçtir. Buna en iyi örnek açık sınırlı ülkelerin şu anki acınası hâlidir.

Like
bottom of page